Öğrencimiz “Ayfer Tunç Öykü Yarışması”nda İstanbul Üçüncüsü Oldu

36

Levent Yerleşkesi öğrencimiz Berrak Yolaçan (Fen9), Erenköy Kız Lisesi tarafından İstanbul genelinde liseler arası düzenlenen “Ayfer Tunç Öykü Yarışması”nda “Vroom Vroom: Kelimesiz Bir Dostluk” adlı öyküsü ile üçüncü oldu.

Öğrencimiz, Erenköy Kız Lisesi’nin Aziz Haydar Konferans Salonu’nda 16 Haziran Salı günü düzenlenen törende ödülünü Ayfer Tunç’un elinden aldı.

Öğrencimizin “Vroom Vroom: Kelimesiz Bir Dostluk” adlı öyküsünün tam metni;

“Vroom Vroom: Kelimesiz Bir Dostluk”

Yedi yaşındayken hayatım aslında çok basitti; sınırları mahallemizin sonundaki çıkmaz sokakla çizilmiş devasa bir oyun parkı gibiydi. Odamdaki duvar kâğıtlarının üzerindeki o minik kuşları her sabah sanki ilk kez görüyormuş gibi heyecanla sayar, her defasında farklı bir sayı bulup kendi kendime şaşırırdım. Öğleden sonraları, dedemin o gıcırdayan büfesinin en üst rafında duran, kristal kesme şeker kavanozundan gizlice çilekli şeker aşırmak benim için dünyanın en tehlikeli ve en büyük soygunuydu. Şekerin ağzımda dağılan o yapay ama eşsiz tadı, çocukluğumun lezzetiydi.

Mahalledeki bakkal amcaya, dükkânın önünden geçerken verdiğim o utangaç ama gururlu selam, benim için bir yetişkinlik provası gibi dünyanın en önemli işiydi. Bakkalın önündeki plastik kasaların kokusu, tozlu raflar arasındaki güneş ışığı süzülmeleri ve bisikletimin tekerleğinin asfaltta çıkardığı o ritmik ses, güvenli dünyamın müziğiydi. Henüz vatan, göç ya da yabancı gibi kelimelerin ağırlığını bilmiyordum; benim için dünya, annemin akşam yemeği için seslendiği pencerenin altından ibaretti.

Ama o yaz her şey değişti. Babamın o devasa siyah bavulu arabanın bagajına sığdırmak için verdiği mücadeleyi bugün bile hatırlıyorum. O bavul sadece kıyafetlerimizi değil; odamın kokusunu, sokaktaki arkadaşlarımın kahkahalarını ve dedemin o çilekli şekerlerini, yani benim o güne kadar kurduğum tüm dünyayı içine hapsetmişti.  Sanki o fermuar kapandığında, çocukluğumun ilk bölümü de bir anda bitmişti. Babam bavulu bastırıp fermuarı zorla çektiğinde çıkan o keskin dişli ses, sanki geçmişimle aramdaki bağı koparan bir testere gibiydi. Fermuar sonuna kadar kapandığında çocukluğumun ilk bölümü de bir daha açılmamak üzere mühürlenmişti.

Havaalanına giderken arka koltukta tüyleri artık yer yer aşınmış ama benim için dünyanın en güvenli limanı olan en sevdiğim ayıcığıma sımsıkı sarılmıştım. Her gün yürüdüğüm sokaklar, oyun oynadığım park, camdan sarkan Ayşe teyze… Hepsi birer birer arkamızda kalıyordu. Sanki birisi hayatımın renklerini tek tek siliyordu. Mahallemizin girişindeki o dalları sarkan yaşlı çınar ağacı, köşedeki kırık lamba, akşamüstleri fırından yükselen o sıcak ekmek kokusu… Annem ön koltuktan arkaya dönüp “Yeni bir başlangıç yapıyoruz Berrak.” dediğinde sesinin neden titrediğini o zaman anlamamıştım. Gözleri parlıyordu ama bu mutluluktan değil, ağlamamak için kendini zor tutmasındandı. Ben ise sadece camdan dışarı bakıp “Neden?” diye düşünüyordum. Yedi yaşındaki bir çocuk için macera dediğin şey arka bahçede hazine aramaktır; binlerce kilometre öteye, kimsenin seni anlamadığı bir yere gitmek değil.

Uçaktan indiğimiz anı hiç unutmam. Kapılar açıldıktan sonra yüzüme çarpan o ilk havanın kokusu bile başkaydı, içinde ne bizim fırınların ekmek kokusu vardı ne de denizimizin tuzu. Sanki başka bir gezegene iniş yapmıştık. İlk birkaç hafta tam bir kabus gibiydi. İnsanlar konuşuyor, gülüyor, bir şeyler anlatıyordu ama ben sanki televizyonun sesini kısmışım gibi sadece anlamsız dudak hareketlerini izliyordum. Sesler vardı ama anlamlar yoktu. Kendi sesim bile kulaklarıma artık bir yabancıya aitmiş gibi geliyordu.Evin içinde annemlerle Türkçe konuşurken “Tamam Berrak, hala sensin, hala buradasın.” diyerek varlığımı kanıtlamaya çalışıyordum ama dışarı adım attığım an o soğuk kalkanımı takıyordum. Kendimi bir cam fanusun içindeymişim gibi hissediyordum; dışarıyı görüyor ama kimseye dokunamıyordum.

Günler günleri kovaladı ve o kaçınılmaz gün geldi: Okulun ilk günü. Annemin özenle giydirdiği o bembeyaz yeni gömlek, ayağımı biraz sıkan kırmızı ayakkabılar ve sırtımda neredeyse boyum kadar olan o kocaman çanta…

Sınıfa girdiğim o anı, zihnimin en karanlık köşesinde bile olsa asla unutmayacağım. Kapı gıcırdayarak açıldığında otuz kişi aynı anda kafasını çevirip bana baktı. O an zaman durdu, tüm sesler kesildi ve ben o otuz bakışın altında iyice küçüldüm. Öğretmen gülümseyerek ismimi söylemeye çalıştı ama “Berrak” demek onun için dünyanın en zor matematik problemi gibiydi; harfleri bir türlü birleştiremiyordu. Başımı öne eğip en arkaya, cam kenarındaki o ıssız sıraya doğru yürüdüm. O an anladım: Ben artık sadece Berrak değildim, o sınıftaki hikâyesi bilinmeyen, dili dönmeyen “yabancı” çocuktum.

Teneffüslerde diğer çocuklar hep beraber koşturup oyunlar oynarken ben bahçenin en köşesindeki o büyük yaşlı ağacın altına giderdim. O ağaç benim kalesi olmayan krallığımdı. Cebimde eski evimin bahçesinden topladığım ve üzerlerini parmak boyalarıyla boyadığım renkli taşlarım vardı. Onlarla oynarken aslında sınıftakileri izliyordum. Kurallarını bilmediğim bir oyunun içindeki fazlalık gibiydim. Kimse başını çevirip bana “Gel oyna!” demiyordu, ben de o görünmez kapıdan içeri nasıl gireceğimi bilmiyordum.

Bir gün; sınıftaki en gürültücü, en yerinde duramayan çocuklardan biri olan Leo benim o ıssız ağaç altıma, yanıma geldi. Elinde güneşin altında parlayan kırmızı plastik bir araba vardı. Hiçbir şey demedi, yanıma hiç çekinmeden oturdu ve arabayı önüme bıraktı. Gözlerimin içine baktı ve sadece “Vroom vroom!” dedi.

O an dünya bir saniyeliğine durdu sanki. Dilin sadece kelimelerden ibaret olmadığını o an anladım. Sözlüklerde karşılığı olmayan bu basit ses, benim o güne kadar ördüğüm tüm duvarları tek bir darbede yıkıverdi. Leo bana bir soru sormuyordu; bana kendi dilinden, çocukluğun ortak lisanından bir el uzatıyordu. Gülümseyerek arabayı ona doğru sürdüm ve ben de “Vroom vroom!” dedim. O an, o anlamsız gibi görünen ses aramızda bir köprü oldu. Kelimelere ihtiyacımız yoktu. O günden sonra Leo ile arkadaş olduk. Ben ona kelimelerle anlatamadığım dünyamı kâğıt üzerine döktüğüm renkli resimler çiziyordum; o bana bahçedeki böcekleri ve çiçekleri gösteriyordu. İkimiz de kendi uydurduğumuz seslerle anlaşıyorduk. Zamanla o anlamsız gürültüler, zihnimde yavaş yavaş şekil almaya ve kelimelere dönüşmeye başladı.

Zaman, içimdeki o keskin yabancılığı da törpüledi;  o yabancı gökyüzü de evim gibi gelmeye başladı. Artık rüyalarımda bile bazen Türkçe konuşuyordum bazen bu yeni dilde. Eski evimizin duvarlarındaki kuşlar, o eski arkadaşlarımın sesleri ve mahallemizin kokusu bir sis perdesinin arkasında kalarak yavaş yavaş bulanıklaşıyordu ama buradaki hayatım giderek netleşiyordu. Yedi yaşında ülke değiştirmek gerçekten bir ağacı kökünden söküp başka bir yere dikmek gibi bir şey. Önce yaprakların dökülüyor, kuruyacak gibi oluyorsun ama eğer o toprağa alışırsan köklerin yere daha sağlam tutunuyor.

Şimdi 9. sınıftayım ve geriye dönüp baktığımda o devasa siyah bavula sığmayan tek şeyin duygularım olduğunu görüyorum. O uçak yolculuğunda sadece bir ülkeyi değil, tek bir kimlikle tek bir renkle kalmayı da geride bırakmışım. Şimdi ben, iki farklı dilin birbiriyle dans ettiği iki farklı kültürün karışımıyım. Bazen bir kelimeyi Türkçe söylüyorum bazen diğer dilde ama her iki dilde de kendimi anlatabiliyorum. Artık kendimi, ruhumu ve hayallerimi anlatabilecek kadar geniş bir gökyüzüne sahibim.

Değişim gerçekten zordu, bazen akşamları yatağımda ağladığım da oldu. Ama o gün Leo ile paylaştığım o basit “vroom vroom” sesi bana bir şeyi öğretti: Sınırlar sadece haritalarda var, insan kalbi için sınır yok. Nereye gidersen git eğer bir arkadaşın ve umudun varsa orası senin evin olabiliyor. Şimdi yeni bir dilde şaka yapıyor, yeni bir dilde dertlerimi anlatıyorum ama her iki dilde de aynı yıldızlara baktığımı bilmek bana huzur veriyor. Ben artık ne sadece oralıyım ne de sadece buralı, ben bu iki dünyayı birbirine bağlayan o köprünün tam kendisiyim.

Rumuz: Kayıp Cümleler

Berrak Yolaçan (Fen9)