Terakkili'ye "İki Renk Tek Kalp" Öyküsüyle Birincilik

1529

Levent Yerleşkemizden ortaokul öğrencimiz Zeynep Çimir (8C), “İki Renk Tek Kalp” adlı öyküsüyle 17 Mart Perşembe günü İstanbul’da öğrenim gören ortaokul öğrencileri arasında düzenlenen “Eşitlik, Kardeşlik” konulu öykü yazma yarışmasında İstanbul birincisi oldu.

İki Renk Tek Kalp

Mara karşısındaki dolgun dudaklara, geniş burna, iri kahverengi gözlere baktı dikkatle. Mara gözlerini kırptığında karşısındaki kız da kırptı. Dudaklarını büzdüğünde o da büzdü. Yanaklarından aşağıya bir damla yaş süzülürken onda da aynı şey oldu. Mara uzun süredir baktığı aynanın yüzeyini bir karton parçasıyla iyice kapattı, daha fazla kara ten rengini görmek istemiyordu. Killi toprak gibiydi yüzü, kolları, bacakları… Kimse ona benzemiyordu annesi dışında. Herkesin cildi berrak, bembeyazdı. Saçları dümdüz, dudakları incecikti. Burunları ise Mara’nın burnu gibi kocaman ve geniş değildi. Uzun, ince, belki de çillerle kaplıydı.

Kız altındaki sandalyeden kayarcasına indi, üzerine kendi rengiyle tezat oluşturacak bembeyaz bir mintan geçirdi ve kahvaltı için mutfağa indi. Mutfakta annesi bakır cezvede süt kaynatıyordu, bir yandan da yumurta pişiriyordu. Mara mutfağa inince annesine “Günaydın!” diyerek ahşap masaya oturdu. Oturunca altındaki eski sandalye sertçe gıcırdadı.

Mara kollarını masanın üzerinde birleştirip çenesini koydu. Gözlerinin önüne düşen bir tutam kıvırcık, kuzguni saç burnunu gıdıklıyordu. Her nefes verişinde de bir saniyeliğine havaya kalkıyordu, düşüyordu, kalkıyordu, düşüyordu. Mara buna, önüne bir tabak omlet konana kadar devam etti. Gözlerini kırpıştırdı, dirseklerini ovuşturdu ve önündeki tabağa kafasını gömdü. Tabak pırıl pırıl olunca ayağa kalktı, çantasını kaptı ve okul otobüsünü beklemek için durağa gitti. Hava çok tuhaftı. Mara hem üşüyordu, hem de terliyordu. Güneş, tepeden acımasızca altındaki toprağı yakıyordu ve sert rüzgâr, sanki onunla yarışırcasına Mara’nın saçlarını, eski mintanını, bacaklarını dövüyordu.

Yolun kenarında civciv sarısı bir otobüs belirince Mara çantasını sıkıca kavrayıp kendisine buharlar tüterek açılan kapıdan içeriye girdi. Bir düzine yüz ona bakıyordu her zamanki gibi. O bembeyaz, çilli, güzel yüzleri… Hiçbiri Mara gibi simsiyah değildi. Hiçbirinin gözleri kapkara değildi. Hepsi mavi gözlü, sarışın veya kumraldı. Mara, etrafındaki küçümseyici bakışların arasından sıyrılırcasına kendisine kuytu bir yer buldu, kafasını pencereye çevirdi. Yol boyunca da hiç sesini çıkartmadan öylece durdu. Yoğun egzoz kokusunu alınca da okula vardığını fark etti ve ayaklarını sürte sürte sınıfına doğru yürüdü. Üzerine fırlatılan çöpleri önemsememeye çalıştı. Öğle teneffüsünde farklı bir şey oldu. Mara tam reçelli kızarmış ekmeğini ağzına götürecekken bir el ona engel oldu. Mara ekmeğini asfalta yayılmış halde görünce o elin sahibini görebilmek için kafasını kaldırdı. Ona tepeden bakan Mandy Caulfield’ı görünce kaşları çatıldı. Kızın kocaman, boğa suratı büyük bir memnuniyetle Mara’ya bakıyordu. “ Ay yemeğin yere mi düştü ‘zenci’ kız?” diye sordu Mandy küçümseyici bir sesle. Pahalı ayakkabılarıyla yerdeki yemeği ezdi, kıkırdayarak uzaklaştı.

Mara yerdeki ezilmiş yemeğine baktı. Aç kalacağı için o kadar da çok üzülmüyordu, uzun süre tok kalabilirdi. Sadece o ekmeği bulamayan insanlar aklına gelmişti. Bir de o ekmeği alabilmek için bütün gün didinen babası…Mandy bununla da kalmadı. Bu sefer arkasındaki çete ile beraber, Mara’nın yanına geldi. Buz mavisi gözleri Mara’yı birer kırbaç gibi dövüyordu. Mara ayağa kalktı, kaçmak için bir yer aradı ama kumlu oyun sahası ona gülen ve “ Dövüş! Dövüş!” diye bağıran öğrencilerle doluydu. Mara daha düşünemeden Mandy erkeksi, kalın parmaklı elini Mara’nın saçına doğru uzattı ve olağan gücüyle çekti. Mara ise dengesini kaybederek dizlerinin üzerine düştü, derisine batan kumlar canını acıtıyordu. O anda ağlamak istedi küçük kız, ancak o her gün o kadar çok ağlıyordu ki artık akacak bir damla bile gözyaşı kalmamıştı. Mandy ve etrafındaki on kadar çocuk yerden kum kapıp Mara’nın üzerine doğru fırlatmaya başladılar. Mara kollarını kurşun misali delen, gözlerini kezzap gibi yakan kumu üzerinden atmaya çalıştı. Etrafındakiler ona engel oldular. “ Bak, şimdi daha beyaz oldun!” dedi arkalardan kıvırcık saçlı bir çocuk biraz daha kum avuçlayarak. Mara kendisini korumak için kafasını kollarının altına siper etti. Birden güçlü bir kol tarafından kenara, kalabalıktan uzağa çekildiğini hissetti. Hâlâ gözleri kapalıydı.

Onu çeken iri vücut şimdi Mara’ya kalkan gibi davranıyordu. Mara gözlerini hafifçe araladı, kum hâlâ gözlerini yakıyordu. Onu koruyan kişiyi seçebilmek için gözlerini kırpıştırdı, karşısında kızıl bir yığın görünce o kişinin Nathan Craig olduğunu anladı. Nathan ayağa kalktı, artık havada kumlar uçuşmuyordu. Nathan bir süre gözlerini kısıp etrafındaki kalabalığa gözlerini dikti. Sonra konuşmaya başladı:

“ Yaptığınız rezaletin farkında mısınız?” diye sordu kalabalığa. Kalabalık pek suskundu, Mara konuşmadıklarına memnun kaldı. Nathan devam etti.

“ Onu rengi, kültürü ve inançları yüzünden dışlayamazsınız. O da sizi… Kimsenin böyle bir yetkisi yok.” dedi kararlı bir şekilde. Mandy gözlerini devirdi ve bir adım öne attı. “ O zenci, Nathan. Şunun rengine bak!”

Nathan buz mavisi gözlerini Mandy’ye iyice dikti. Nathan da kızıl saçlı ve çilli olduğu için zorbalığa maruz kalmamıştı.

“ Evet, rengi farklı olabilir ama kişiliği sizinkilerden daha zengin. O en az senin kadar değerli bir insan.” diye cevabı yapıştırdı Nathan. Mandy konuşmadı.

“ Eğer birbirimizi böyle dışlamaya devam edersek gelecekte nasıl birlik sağlayabileceğiz? Nasıl birer kardeş gözüyle bakacağız birbirimize? Renklerimiz ve kültürlerimiz farklı ama şu anda atan kalplerimiz aynı. Şu kızda farklı olan tek şey, ten rengi. Sarı, beyaz, siyah; ne fark eder insan olalım.  Bu yüzden kesin artık ayrımcılığı.

Nathan konuşmasını bitirince Mara’ya döndü, elini uzattı. Mara ona karşılık verdi ve ayağa kalktı. O çocuğa minnettardı. Eğer o gelmeseydi, Mara gerçekten de hayatını kaybedebilirdi, en iyi ihtimalle yaralı olurdu.

Mara karşısındaki asık suratlara baktı. Kimi utançtan başını eğiyordu, kimi de yenilgiyi kabul etmeyip arkalarına bakmadan uzaklaşıyordu. Nathan dersine yetişmek için gitti. Mara küçük kalabalıkla baş başa kaldı.

Bir kız elinde uzun süredir bulundurduğu kumu yere attı, kocaman mavi gözlerini Mara’ya çevirip belli belirsiz “ Özür dilerim,” dedi. Mara kollarını göğsünde kavuşturdu, “ Önemli değil. Umarım beni de aranıza katarsınız, bunu bir daha yapmazsınız.” dedi hafifçe gülümsemeye çalışarak. Kız ona daha da geniş bir gülümseme ile yanıt verdi, Mara’yı elinden tuttu ve “ Revire gidelim.” dedi. Peşinden birkaç kişi daha geldi.

Mara, içinden adaletin, eşitliğin, ayrımcılığın yapılmadığı bir dünyada yaşamayı diledi. Kumdan kıpkırmızı olan göz bebeklerini ovuşturarak yürüdü. İlk kez renginden utanmıyordu.

Zeynep Çimir (8C)