Lise Öğrencimiz Felsefe Olimpiyatı’nda Türkiye 4.sü Oldu

175

Türkiye Felsefe Kurumunun Aralık ayında düzenlediği Türkiye Felsefe Olimpiyatı sonuçları açıklandı. Levent Yerleşkemizden lise öğrencimiz Ozan Ölmez (11A), Türkiye 4.sü oldu.

Bundan sonraki süreçte, ilk onda yer alan öğrenciler arasında bir yabancı dil sınavı yapılacak ve sınavdan en iyi sonucu alan 2 öğrenci Dünya Felsefe Olimpiyatında Türkiye’yi temsil edecek.

Öğrencimizin “Bireysel Sorumluluğun Kusurları” başlıklı makalesini aşağıda okuyabilirsiniz.

Alıntı 1.

BİREYSEL SORUMLULUĞUN KUSURLARI

       Söz konusu alıntıda ele alınan hür irade ve onu takip eden ahlaki sorumluluk meselesidir. Öyle görünüyor ki Jaspers, bireyin kendini dilediği şekilde inşa etme yeteneğine fazla güvenir; aldığı tavır, özellikle de Arendt’in temel çalışma alanlarından olan totaliter rejimler bağlamında, fazlasıyla iyimserdir. Şu kesindir: eğer bireylerin hür iradeye sahip olduklarını kabul edersek, hür iradeleriyle yanlış kararlar alan bireyler de ahlaki bakımdan sorumlu tutulurlar; yapmayı seçtiğimiz eylemlerin sonuçlarının bir bakıma nedeniyizdir zira özgür irade fikrinin çekiciliği de tam da buradan gelir. Hayatımız üzerinde hâkimiyet kurma fikri caziptir. Ancak alıntıda öne sürülen bu yaklaşım hatalıdır. Bireyler, içinde yaşadıkları toplumun yaşadığı ve yaşattığı trajediler için ahlaken sorumlu tutulamazlar; özellikle de totaliter toplumlar bağlamında. Sorumluluğu bu şekilde bireye atfetmek, bazı önemli noktaları ihmal eder. Alıntıda ifade edilen görüş, insanın ne olacağını insanın kendisinin belirlediği görüşü, çoğu bağlamda doğru değildir ve bu tür bir indirgemeciliğin bazı kusurları vardır; bu kusurları bu denemede birer karşı argüman olarak, bu alıntının bir prensip olarak yanlış olduğuna dair birer delil olarak öne süreceğim.

Öncelikle şunu belirtmek gerekir: Bu mesela, hür irademiz olup olmadığı meselesinden bağımsızdır. Siyaset felsefesi bağlamında ele alınan olaylar bir kişinin cinayet işlemesi ve bu cinayetten sorumlu tutulmasına benzemez çünkü bu tür olayların daha derin toplumsal nedenleri vardır. İddia ettiğim şey alıntıda ifade edilen görüşün bireylerin sadece küçük birer parçası olduğu bütünler bağlamında yanlış olduğudur, zira söz konusu alıntının geçtiği metin ve metnin yazarı da bu tür konularla ilgilenmiştir. Arendt’in bizzat deneyimlediği bir örneği ele alalım: Adolf Eichmann. Kötülüğün Sıradanlığı’nda Eichmann’ın duruşmasında yaşanan usulsüzlükler ve duruşmanın nasıl da adaleti sağlama amacından kopup eğlenceye dönüştüğü anlatılır, ancak bunlar konumuz için önemsizdir. Önemli olan şudur: Eichmann, altı milyon Yahudinin soykırımından sorumlu tutulabilir mi? Şunun farkına varılması gerekir ki Eichmann soykırımın mimarı veya fikir babası değildir. O sadece bir mühendistir, kendinden istenen şeyi en verimli olarak yerine getirmeye çalışmıştır. Bunun farkına varsak bile çoğumuz “O sadece emirleri uyguladı” savunmasını yetersiz buluruz. Bu kadar gaddarca bir emir sorgusuz sualsiz uygulanır mı? Hem Eichmann hür iradeli bir yetişkin değil midir, makinedeki çark değil ne de olsa. Ayrıca Nazi memurunun verdiği emir neden uygulansın ki, ne de olsa Nazi Almanyası Arendt’in de tarif ettiği şekilde “suçlu bir rejimdir”. Memurun temsil ettiği devlet gayrimeşru ise onun emri ne çeşit bir meşruiyete sahip olabilir? Felsefenin dışından paralel bir örnek vermek istiyorum: başbakan Thatcher’in Thames’de bir röportajda söylediği şu söz ünlüdür: “Toplum diye bir şey yoktur, olan tek şey bireysel erkek ve kadınlar ve ailelerdir.” Şöyle devam eder: “Pek çok kişi şuna inanarak büyümüştür: ‘Bir sorunum var, bunu çözmesi gereken şey toplumdur’… İnsanlar hakları çok önemseyip sorumlulukları yadsımıştır, ancak biri önce sorumluluğunu yerine getirmeden herhangi bir şeyi hak etmez.” Her iki örnekte de- ilkinde savcı, ikincisinde başbakan- sorumluluğu bireye indirgemiştir. Milyonlarca kişiyi kıyabilecek bir rejimin kurulabiliyor olması elbette toplumsal bir sorundur, ama Eichmann “toplum” gibi soyut bir kavramdan daha sorumlu değil midir? Evet, Thatcher hükümeti refah devletini küçültmüştür ama vatandaşlar kendi kötü koşulları için “devlet” gibi soyut bir şeyden daha sorumlu değiller midir? Hayır, değillerdir. Bu savımı üç nokta ile destekleyeceğim: bireyi bu şekilde ele almanın hatalı olduğu, bireyi bu şekilde sorumlu tutmanın ahlaken yanlış olduğu ve bireyi bu şekilde sorumlu tutmanın toplum için zararlı olduğu.

İlk olarak, bireyi bu şekilde toplumdan yalıtılmış; akılcı kararlar alan şeffaf bir olgu olarak ele almak, zihin felsefesindeki bir yaklaşımdır sadece. Bu yaklaşım en iyi Descartes’ın cogitosunda görülür: Descartes bir birey ve zihin olarak varlığının bilgisine tamamen a priori, bırakın toplumu başka bir bireyle bile etkileşime girmeden ulaşır. Bireyin ve öz-zihnin bu şekilde özerk ve rasyonel olarak tasviri Aydınlanma filozoflarının çoğu tarafından benimsenmiştir, klasik ekonomistler de modellerini inşa ederken bu varsayımı benimsemişlerdir- Thatcher’ın bu yaklaşıma yatkınlığını da bu açıklar herhalde. Bu tasviri Hegel’inki ile karşılaştıralım örneğin. Hegel’de bireyin ve zihnin varlığının bilgisi ancak bir başkasıyla etkileşime girerek, kendinin o başkasına yansımasını deneyimleyerek ve o başkası tarafından tanınarak elde edilir. Bireyi alıntıda ve yukarıdaki örneklerde yapıldığı şekilde toplumdan ayırıp ahlaken sorumlu tutmak ilk görüşü benimsemeyi gerektirir. Bu görüş ise sorunludur: Descartes Meditasyonlarında kendinin varlığının bilgisini sözde “a priori” elde ettiğinde önceden toplumda bulunmuş ve başkaları ile etkileşime girmişti, öz-zihninin farkındalığı Hegel’in tarif ettiği şekilde varmıştı zaten. Hatta eğer kütüphaneler ve üniversiteler gibi kurumlar olmasaydı bu sözde a priori bilgiyi elde edecek teorik araçlara sahip olmazdı. O halde ikinci görüş insan deneyimini daha isabetli tarif eder. Descartes tarafından temsil edilen görüşün bireysel kimlik teorisi fazla bireyseldir. Gerçekte insanlar kendi kimliklerinin farkına yalnızca başkalarında yansımasını görerek varabilir. İlk görüşle ilgili bir sorun daha vardır: veri tabanımızda tek örnek varken hipotetik çıkarımlar yapmak zordur. “Eichmann böyle yapsaydı bu olanlar olmazdı” önermesini öne sürebilirsiniz, ancak Eichmann’ın öyle yapmadığı; yaptığı dünya ile karşılaştırabileceğimiz ikinci bir dünya olmadığından bunu güvenilir şekilde doğrulamak imkânsızdır. Bu felsefi problemlerin yanında, ilk görüşün tarihe bağlı olarak geliştiğini de belirtmek gerekir. Bazen felsefi görüşlerin nasıl ortaya çıktığını görmek, başka şekilde ortaya çıkmış olabileceklerini görmemizi sağlar, bu da o durumlardan biridir. Bireyin özerk ve rasyonel olarak inşası feodalizmin yıkılması ve liberal kapitalizmin doğmasıyla aynı anda, el ele yaşanmıştır. Bu tip ekonomiyi tarif eden ekonomistlerin bu görüşü doğru varsayması da bundandır. Bireyin git gide daha önemli olduğu bir ekonomide ve toplumda yaşayan filozofların bu görüşü neden tercih edeceğini görmek kolaydır, sosyal güvenlik ağlarının kaldırılmasından sorumlu olan bir hükümetin üyelerinin neden edeceğini görmek daha da kolaydır. Genetik safsata yapmayalım, elbette bu görüşü geçersiz kılmaz ancak sanıldığı kadar kesin olmadığını gösterir; görüşle alakalı esas problemler değindiğim ilk iki noktadır. Şu da belirtilmelidir ki bu, alıntıda söz edilen “karanlık bir kaderin” insana hükmettiği bir çeşit radikal determinizme düşmek anlamına gelmez. Yalnızca şu anlama gelir: bireyin kaderini eline alabilmesi, kendi kaderini yazabileceğinin farkındalığına varması başkalarından bağımsız gerçekleşemez. Dolayısıyla bireyi diğerlerinden, toplumdan ve “kaderinden” (burada “kader” kelimesini bireyin hâkimiyeti dışında olan her şey anlamında anlamak lazım) ayırmak bu kadar kolay değildir.

İkinci olarak, sorumluluğu bireye atfetmek eşit ve çoğu zamanda daha büyük sorumluluğa sahip bireylerin ve toplulukların suçlarının yanlarına kalmasına sebep olur. Eğer bireyi sorumlu tutmanın amacı kötülüğe sebep olanın hak ettiği cezayı ona vermek ise, aynı cezayı pek çok farklı kişiye vermemiz gerekir. Arendt de Kötülüğün Sıradanlığı’nda Eichmann’ın yerindeki herhangi bir kişinin pekâlâ aynı şeyleri yapabileceğini belirtir; Eichmann’ın karakterindeki bir kusur olanların sebebi değildir, içinde bulunduğu durum esas sebeptir. Dolayısıyla yukarıdaki mantıkla hareket edilirse Eichmann dışında sorumlu tutulması gereken onlarca kişi vardır. Sadece ona emirleri veren memurlardan veya parti üyelerinden bahsetmiyorum, Eichmann dışındaki sorumlular listesi o kadar uzundur ki bu mantığı uygulamaya koymak imkânsızdır. “Kötülüğe sebep olanların bu kötülükten sorumlu tutulmaları gerekir” prensibiyle hareket edersek Almanya’ya o denli tazminat ödeterek Nazizmin önünü açan Fransa ve İngiltere hükümetleri de, genel seçimde Nazi partisine oy veren vatandaşları da, Hitler’in iktidara gelişine gözünü yumanları da, Hitler ile pakt imzalayan SSCB’yi de, sosyalistlerin iktidara gelmesini engelleyen sosyal demokratları da ve daha nicelerini de sorumlu tutmamız gerekir. Bu listeyi istediğim kadar uzatabilirim çünkü tarihi neden-sonuç ilişkilerinin doğası budur. Bir sonucun bir nedeni yoktur asla ve size 500 sayfalık bir sorumlular listesi verirsem bu sorumlulardan bazılarının cezalandırılıp bazılarının cezalandırılmaması için hiçbir sebep veremezsiniz. Dolayısıyla bu prensip tamamen geçersizdir. Bu savıma örneğin “SSCB’yi sorumlu tutmak” sözünün anlamsız olduğunu söyleyerek karşı çıkılabilir. Ne de olsa “SSCB” dünyada var olan birisi değildir; bir bölge, o bölgedeki insanlar, o bölgeyi yöneten parti ve hükümetin ortak adıdır. Eichmann ise kanlı canlı bir kişidir, kategori hatası yapmıyor muyum? Buna şu karşılığı veririm: SSCB’yi sorumlu tutmak sözünde hiçbir gariplik yoktur, zira sürekli böyle şeyler söyleriz. Eğer bir yerde yemek yersek ve garson kabaysa, “X restoranının personeli çok kaba” deriz; tuttuğumuz takım maç kazanınca “Y takımını yendik” deriz; savaşlardan bahsederken “Z ülkesini topraklarımızdan kovduk” deriz. Takımımızın, ülkemizin, milletimizin başarılarından gurur duyarken kendimi kolektif ile özdeşleştirip söz konusu başarının kredisini kolektife vermeyi garipsemeyiz; mağlubiyetler için aynı şeyi yapmamız için hiçbir sebep yoktur. Aynı şekilde suçları için de kolektifleri sorumlu tutabiliriz, gayet doğaldır.

Üçüncü olarak faydacı bir delil sunmak isterim: sorumluluğu bireye atfetmek toplum için zararlıdır. Siyaset felsefesi için en önemli olan nokta budur zira Arendt’in çalışmalarıyla da yakından ilgilidir. Trajedilerin sorumluluklarını bireye atfeden indirgemeci bir görüş kurumsal ve sistematik sorunların göz ardı edilmesine yol açar; bu sorunların çözülmesini engeller. Bunun sebebi bu tür kurumların belirli bir şekilde ele alınmasına yol açan bazı teorik yaklaşımlardır. Hobbes gibi toplum sözleşmecileri Devlet ve Egemen kavramlarını egemen olunanların bir çeşit sembolü olarak ele aldılar: Devlet basitçe, insanların bazı güç ve yetkileri diğer bazı özgürlüklerinden feragat ederek merkezi bir otoriteye delege etmesi sonucu ortaya çıkar. Hatta Leviathan’da doğrudan Devletin ve Egemenin herhangi bir suçtan sorumlu tutulabileceğini reddeder: “Egemeninden aldığı yaradan şikâyet eden, kendi yol açtığı şeyden şikâyet eder; o halde kendi dışında birini de suçlamamalıdır.” benzeri bir sözü bile vardır. Ekonomi için de bezer yaklaşımlar vardır, çoğu ekonomist ekonominin sadece ekonomik aktörlerin aldığı kararların toplamı olduğunu söyler; hukuk ve adalet sistemi de bir toplumun ahlak yargılarının ve materyal koşullarının Devleti tasarlama şekillerine yansıması olarak açıklanabilir. Elbette bunlar bir bakıma doğrudur: kurumlar ve sistemler kaynaklarını toplumdaki bazı olgulardan alırlar. Arendt, Totalitarizmin Kaynakları’nda örneğin, Nazilerin militan anti-semitizmini Fransa’daki Dreyfus olaylarının sonrasında yaşananlara ve bunların yarattığı etkiye dayandırır. Ancak bu tür kurum ve sistemler kaynaklarını toplumdaki olgulardan alsalar da, bir kere kurulduktan sonra belirli bir özerkliğe de bürünürler ve onları yönettikleri toplumla özdeşleştirmek hatalı olacaktır. Buna onlarca örnek verilebilir ama güncel konularla bağlantılı olması açısından, Amerika’daki sistemik ırkçılık konusunu ele alalım. Adı üstünde, bu sistemik bir sorundur; hukukta, ekonomide, devlette bulunan bazı sorunlar buna yol açar. Siyahların ortalamada daha fakir olması veya aynı suçlar için daha uzun cezalar çekmesi ya da daha çok tutuklanması, ayrımcı etkileri olan kanunlara, ekonomik politikalara dayandırılabilir; bunları incelemek de alakalı bilim dallarının görevidir. Bunun yanında Amerika’da ırkçı, önyargılı görüşlere sahip bireyler de vardır tabi ki. Eğer bir siyah, bir polis memuru tarafından yok yere öldürülse; adaleti sağlayalım diye polisi sorumlu tutup, onu yargılayıp, cezalandırıp, sonrasında kutlama yapmak mümkün olan en kötü çözüm olur. Burada bireyi sorumlu tutmak ve adaletin yerine getirilmesini bireyin hak ettiği cezayı çekmesiyle özdeşleştirmek; kurumsal ve sistemik sorunları göz ardı etmemize yol açar. Bu, bir önceki paragrafta ele aldığım soruna benzer ama bu sefer ahlaki boyutta değil; toplumun sağlığının korunması boyutundadır. Sistemleri ve kurumları sorumlu tutmamanın zararı önceki paragrafta olduğu gibi suçlu kişilerin suçlarının cezasından kaçmalar değildir; sorun, toplumdaki hastalığın teşhisinin ve tedavisinin yapılamamış olmasıdır. Bu örnekte polis, tek başına bir sorun olarak değil; sistematik bir sorunun bir bireyde tezahürü olarak görülmelidir. Yoksa polisi yargılayıp cezalandırır, hastalığı tedavi etmez; sadece belirtinin verdiği acıyı giderir, sonra hastalığı gidermişiz zannederiz. Bunu zannetmemizin sebebi de eleştirdiğim teorik yaklaşımı benimsemiş olmamızdır: “polislik” veya “polis devleti” kurumunu bireysel “polis memuru” ile özdeşleştiririz, dolayısıyla sadece ikincisini çözmüşken her ikisini de çözdüğümüz yanılsaması yaratılır. Elbette “polis devleti” de bu yanılsamanın varlığından oldukça memnun olacaktır. Bu şekilde bir bireysel indirgemeciliğe karşı en sağlam kanıt budur işte, adaleti sağlamamışken sağlanmış hissi yaratır. Bu savıma şu şekilde itiraz edilebilir: eğer ben kurumsal sorunların çözülmesini birey bazında adaletin sağlanmasının önüne koyarsam, apaçık bir şekilde sorumlu olan bireylerin cezalandırılmasına gerek kalmaz. Bireyselciliği kurumları göz ardı etmekle suçladım, ama ben de kurumlar adına bireyleri göz ardı etmiş olmuyor muyum? Hayır, çünkü yine yararcı bir çerçeveden böyle bir durumda bireylerin de cezalandırılması lehine bir argüman verebilirim. Şimdi sorumuz şu oldu: “Asıl sorumlu kurumlar ve sistemler ise, suçlu bireyleri cezalandırmayı nasıl meşru kılabiliriz?” Cevap şudur: caydırma amacıyla. Yok yere bir siyahı öldüren polis memurunu cezalandırmak, esas suçlu o değil polis kurumunun kendisi olsa dahi, meşrudur çünkü bunu yaparsak başka polisleri bu tür eylemlerde bulunmamaya teşvik etmiş oluruz. Arendt’ten çok uzaklaşmamak adına Eichmann örneğine geri dönelim (gerçi Amerika polisi ve ırkçılık örneği Nazi Almanyasının Gestaposu için de eşit derecede geçerlidir). Eichmann gerçek sorumlu olmasa bile, esas sorumlu Nazi rejimi olsa bile, kötülük sıradan olsa bile, Eichmann yerine konulan herhangi biri aynı şeyi yapacak olsa bile, Eichmann’ı cezalandırmak meşrudur. Eichmann’ın cezalandırılması dünyaya işlenen suçun ne denli büyük bir günah olduğunu iletir (şunu da belirtmek gerekir ki idamın ahlaki olup olmadığı bundan bağımsızdır, Eichmann asılmamış; onun yerine hapsedilmiş olsaydı da bu delil geçerli olurdu). Bu görüşün güçlü bir yanı da, “askerlerin ahlaki denkliği” ilkesini savunmasıdır. Subayının emriyle masum bir Yahudi’yi vuran Wehrmacht askerini “soykırımda rol oynama” ile itham etmek elbette saçma olur, zira askerlerin hür iradesi pratikte yoktur; hem emirleri uygulamamanın cezası çok büyüktür, hem de emirleri uygulamak adına psikolojik koşullandırmaya tabi tutulurlar. Bu görüş bu tür koşullarda askerlerin masumiyetini savunabilir, ancak bireysel indirgemeci görüşler savunamaz; askeri “sen hür iradesi olan bir bireysin, neden subayına karşı çıkmıyorsun?” gibi saçma suçlamalarla boğar. Bu tür suçlamalar aslında son derece akılsızcadır, sistematik sorunlar tezahür ettiğinde bireyi suçlamak apaçık ortada ve tanımlı olan bir düşman bulma isteği ile alakalıdır. Bu açıklama, Arendt’in Alman anti-semitizmi ile ilgili söyledikleriyle uyumludur. Totalitarizmin Kaynakları’nda “Yahudi” veya parti jargonuyla “Yahudi lobisinin” Almanya’da yaşanan her türlü kargaşanın tek sebebi olarak tahayyül edildiğine değinilir. Yenilgi, ekonomik buhran, siyasal istikrarsızlık… Bunları birer birer ele alıp titizlikle her birinin gerçek sebeplerini ortaya çıkarmak zordur, hele ki işsizseniz ve geliriniz yoksa böyle bir entelektüel aktiviteyle meşgul olmayacaksınızdır. Tüm bu sorunları birleştirip “Yahudi” kavramıyla özdeşleştirmek tüm sorunlara kolay bir açıklama getirir, Nazizmin popülerleşmesindeki önemli etkenlerden biri olarak da düşünülebilir. Solda “anti-semitizm, ahmakların sosyalizmidir” gibi bir deyiş vardır. Bu da aynı düşünme şeklini ifade eder. Sol bir çerçeveden son derece detaylı tasvir edilmiş, ayrıntılı olarak çözümlenmiş ve bilimsel gözleme dayalı olarak kuramsallaştırılmış bir “kapitalizme” atfedilen sorunları hiçbir dayanak olmadan “Yahudi lobisine” atfetmek daha az beyin jimnastiği gerektirir. Bu açıdan, bir sorunlar silsilesine sol bilimsel bir cevap verirken, radikal sağ bir mitle cevap verir. Bu teori, neden faşist rejimler her zaman solun başarısızlığı sonrasında kurulduğunu (Almanya, İspanya, İtalya; hepsinde sol başarısız olmuş ve yerine faşizm gelmiştir) da açıklar. Sistematik sorunlardan bireyleri sorumlu tutmak da böyle bir “karmaşık sorunları basitçe tecessüm etme” istediğinin sonucudur. Tüm bunlar böyle bireysel indirgemeci bir görüşün tehlikeleridir ve savunduğum görüş lehine faydacı argümanlardır.

Neticede Jaspers’in sözünün sadece belirli durumlarda doğru olduğu sonucuna vardık. İnsan hür iradeye sahip olsa bile sözüm ona hür iradesiyle aldığı kararlardan her zaman ahlaki açıdan sorumlu tutulamaz. Ona böyle bir sorumluluk atfetmek, açıkladığım üzere, hem bireyin yanlış bir şekilde tasvir edilmesini gerektirir; hem en az onun kadar sorumlu olanların suçlarını cezasız bırakır; hem de bu suçların sorumlusu olan olguların fark edilmesini ve çözülmesini engeller. Bunlar Arendt’in oldukça ilgili olduğu totaliter rejimler bağlamında on kat daha geçerlidir, ayrıca hür irademiz olup olmadığı probleminden bağımsızlardır. Son olarak şu söylenebilir ki, birilerini sorumlu tutmadaki amaç vahşi bir intikam hissini tatmin etmek değil; adaleti sağlamak ve toplumu iyileştirmek ise, bu amaca en iyi hizmet eden yaklaşım burada sunduğum yaklaşımdır.

Ozan Ölmez (11A)