İçimdeki Adalet

494

Gökyüzüne baktım. Bugün ayrı bir kasvetliydi sanki. Gökyüzü gürlemeye başlamıştı. Gri bulutlar etrafı sarıyordu. Ya da benim gözüme öyle gözüküyordu. Bir insanın günü kötü geçiyorsa, hava ne kadar güneşli olursa olsun, her şey mutsuzluğu simgelermiş onun için.

Günüm o kadar kötü geçiyordu ki, bir dakika bir yıl kadar uzun sürüyor gibiydi. Ben doğru olmayan bir karar vermiştim. Şimdi de verdiğim kararın acısını çekiyordum.

Olay bütün detaylarıyla aklımdaydı. Bundan iki ay önceydi. En yakın arkadaşım, her sırrımı bilen, en çok güvendiğim arkadaşımın borçları birikmişti. Ortak olduğu küçük çaplı bir işte istediği gelişmeyi gösterememiş, zarara uğramış, bir süre sonra da  batmıştı. Ben de zamanında beni her konuda destekleyen arkadaşımın yanında durmuştum. Kendisi söylemese de, büyük bir borca girdiğini biliyordum. Ona destek olmaya çalışıyordum ama dünyayla ilişkisini kesmiş gibiydi. Sürekli dalıyordu, gözlerindeki parlaklık gitmişti. Biri bütün yaşam enerjisini çekmiş gibi sakin sakin bir köşede oturuyordu. Bir konuda derin bir şekilde düşünüyor gibiydi. İlk önce, bunun onu rahatlattığını, acılarıyla yüzleşmesini sağladığını düşünmüştüm. Ancak bir gün, her zamankinden daha da mutsuz bir şekilde görünce , onunla bu konuyu konuşmam gerektiğini anlamıştım.

Onu karşıma alıp “Ne oluyor sana?” dedim. İlk önce ne diyeceğini bilememişti, sonra kendini toparlayıp “Bunu kimse bilmemeli.” demişti. Kimseye ben giriyor muydum, anlamamıştım. O da anlatıp anlatmaması gerektiğini bilmiyor gibiydi. Ancak o kadar umutsuz bir durumdaydı ki ne olursa olsun anlatması gerektiğini düşünüyordu. Doğruldu ve konuşmaya başladı “Şu sıralar borcum çok fazla. Hiçbir şekilde karşılayamıyorum ve bir türlü de derdime derman bulamıyorum.” dedi.

Yerinde biraz kıpırdandı. Huzursuz olduğu belli oluyordu. Sonra aklıma bir fikir geldi. Korkutucu  bir fikir.  Aynı zamanda beni, bu işten kurtarabilecek tek fikir.

Titriyordu. Ben de telaşlanmıştım. Ne kadar korkutucu bir fikir bulmuş olabilirdi ki? “Hani şu çalıştığım banka vardı ya… Oradan belli bir miktarda para aldım.” Gözlerim bir anda büyüdü. Benim can dostum hırsızlık mı yapmıştı? “Sen şimdi bana para çaldığını mı söylüyorsun?”

Hızlıca  kendini  savunmaya  çalıştı. “Hayır, hayır! Parayı geri koyacağım. Ancak haciz kararı verilmeden önce borcumu kapatacağım. Yemin ederim. Ancak ilk borcumu ödemem lazım.” İlk aklıma gelen sorulardan biri, “Ne kadar?” olmuştu. Sorunun cevabı ise suç kadar kötüydü. Ancak canım arkadaşıma şu ana kadar hep güvenmiştim. O zaman da güvenmem gerekirdi.

Sonraki günlerde bu konuyla ilgili  birçok haberleri araştırdım. Suçu ihbar etmeyenin suçu işleyen kadar ceza aldığından bahsediliyordu. Ben de giderek korkaklaşıyordum. Ne kadar dayanmaya çalışsam da, hayatımın hiçbir bölümünü hapiste geçirmek istemiyordum.

Bu yüzden de hayatımın sonuna kadar pişman olacağım o hatayı yaptım. Canım arkadaşımı, kendi canımdan çok sevdiğim arkadaşımı adaletin kollarına bıraktım.

İçimde büyümekte olan o duyguyu tanımlayamıyorum. Birçok kişi onu adalete teslim etmenin doğru şey olduğunu düşünebilir ama benim için, bu onu yüzüstü bırakmaktan başka bir şey değildi. Böyle düşünmemin sebebi onun benim için  milyon tane fedakarlık yapmasıydı.  Ancak ben karşılığını verememiştim. Benden istediği bir iyiliği bile yerine getirememiştim. Şimdi çok pişmandım, çok. Beni bir affetse onu bir daha hayal kırıklığına uğratmamın olanağı yok.

Şimdi Adalet Sarayı’nın önünde bekliyorum arkadaşımı. Bir işaret verse yüzüyle, affedip affetmeyeceğini anlasam…

Ve işte geliyor. Kalabalık içinde gözlerini gezdiriyor. Buluşuyor gözlerimiz. Ona bütün pişmanlığımı gösterecek şekilde bakıyorum. Oysa başını iki yana sallıyor. O anda dünya bitiyor benim için. Ve bütün pişmanlığımla arkadaşıma son kez bakıyorum. Adalet ve vefa arasında gelgitler yaşamanın sıkıntısı içinde oradan uzaklaştım.
Ceren Kuran (8B)