İstanbul Hayali

1930

Öğrencimiz Arcan Kavuzlu (8H), İlçe Milli Eğitim Müdürlüğünün ilçe genelinde ortaokul öğrencileri arasında düzenlediği “Hayalimdeki İstanbul”  öykü yarışmasında “İstanbul Hayali” öyküsüyle ilçe birincisi oldu.

İstanbul Hayali

Güzel bir sonbahar… Yapraklar, güneş misali sararmış, usul usul dökülüyor. Gökyüzü kapkara bulutlarla kaplı ama alışagelmiş değil çünkü bu bulutlar insanın içini bunaltmıyor. Çevreye eşi benzeri olmayan bir huzur yayılıyor.

Bulutlar arasından çıkan tatlı meltemle kuş cıvıltıları buluşuyor ve bu sesler hiçbir yerde görülemeyecek bir dinleti hazırlıyorlar, hüzünlü olması beklenen güze rağmen. Tüm bunları görenler ise şaşkın şaşkın bakıyorlar ilkbaharla yerini değiştirmiş neşeli sonbahara.

Sonbaharın büyüsüne kapılan yapraklarsa zarif bir şekilde atlıyorlar ağaçtan, ağaç onların gidişine üzülürken. Atlayan yaprakların çoğu yere düşüyor; bazıları ise süzülüyor, arşınlıyor sokakları.

Evinin penceresinden bu görsel şöleni gören bir çocuk, siyah paltosuna bürünüp evini terk ediyor ve kendini kaptırıyor İstanbul’da bir baharın koynuna. Kaldırımlarda pabucunu eskitirken, gözüne büyülenmiş olan bir yaprak ilişiyor. Yaprağı yakalayacağım umuduyla dakikalarca sürecek olan bir takibe başlıyor. Tam yaprağı yakalayacağını hissettiğinde, meltem fikrini değiştiriyor ve güçlü bir rüzgâr olup esiveriyor koca kentin üstüne..

Çocuk; caddeden caddeye, mahalleden mahalleye koşuyor. Mucizevi bir şekilde yollarda hiçbir araba, hiçbir motor, kısacası hiçbir taşıt yok. Çocuk koşmaya devam ediyor, arada bir sağına soluna bakıyor ve şehirdeki herkesin yüzünde mutlu tebessümler görüyor ama zoraki değil, gerçek tebessümler…

Gerçek İstanbul’da hiç gülümseme görmemiş çocuk, haliyle şaşırıyor ve unutuveriyor yaprağı. Zaten yaprak da birkaç saniye sonra büyünün etkisinden kurtuluyor ve kendini yerde buluyor.

Çocuk da sonbaharın büyüsünü terk ediyor. Koşmayı bırakıyor ve derin bir nefes alıyor. Hemen sonra yüzüne bir gülümseme yerleştiriyor.

Hayalindeki kentin  üstünden  kara bulutlar çekiliyor ve güneşten gelen ışık huzmelerini görüyor ama bu huzmeler herkesin bildiği gibi değil. Altınla boyanmış, çıplak gözle bakılınca bile gözü rahatsız etmeyen ışık huzmeleri. Kentte neden herkesin bu kadar keyifli olduğunu anlıyor birden. Doğanın dinginliği, yansımış insanlara. Bırakın ağaçları, kuşları, böcekler bile nasiplerini almış bu keyiften.

Acı çığlıklar atan martılar sessiz, yaralı ağaçlar dinç, ezilme korkusu taşıyan böcekler cesur; kısacası ahenkli ve  topyekün yaşamaktan mutlular.

Çocuk, İstanbul’da yaşamaktan memnun ve bu kenti seviyor. Hayalindeki şehri yaşama fırsatı bulduğu şu anın tadına varmak istiyor. Etrafı seyrederken, kulağına rahatlatıcı bir müzik gelmeye başlıyor. Başını çevirip baktığında bir kemancı görüyor. Kemancının önünde siyah bir kılıf, içi bomboştu ama kemancı mutluydu. Kemancıya yaklaştıkça müziğin sesi daha da berraklaşıp  iç  yakan  bir tını dönüşüyor.

Çocuk, hayran hayran onu seyrederken kemancı ona doğru gülümsüyor. Çocuk önce ne yapacağını bilemiyor çünkü yanında hiç para yok ve kemancıya para vermemesine yüreği el vermiyor. Kemancı, sanki çocuğun aklını okumuş gibi, “Sorun değil.” diyor ve muhteşem müziğine devam ediyor. Kemanın sesinde zaman kavramını yitiren çocuk, bu tınının hayalindeki kentin her sokağında, her mahallesinde mutluluk şarkısına dönüştüğünü düşlüyor. Kemancı müziğini bitirdiğinde, çocuk kemancıyı deliler gibi alkışlıyor.

Çocuğun gösterdiği yoğun ilgiden keyiflenen kemancı, yırtık pırtık ceketinin cebinden birkaç teklik çıkarıyor ve çocuğa uzatıyor. Yüzü kızaran çocuğun utandığını fark eden kemancı, “Utanmana gerek yok, hediyem olsun. Şimdi köşedeki bakkala git ve canının istediği şekeri al.” diyor.

Çocuk hevesle bakkala doğru koşuyor ve istediği şekerden alıyor. Aynı tempoda koşup kemancının keman çaldığı noktaya geldiğinde kemancıyı göremiyor.

Bir teşekkür bile edemediği için bozulan ve hayal kırıklığına uğrayan çocuk biraz mutlu, biraz üzgün şekeri ağzına attığı anda tüm hüznünü kaybediyor.

Şekerin tatlı,  hayal kurduran, esrarengiz fakat bir o kadar da güzel tadını doyasıya çıkarmak için oldukça yavaş hareketlerle bitiriyor şekerini. Şekeri bitirdiğinde güneşin batmaya başladığını fark edince evine dönmek istiyor ama çok önemli  bir gerçeği unutuyor: evinin yolunu ve nerede olduğunu bilmiyor.

Panik oluyor ve düşünmeden sağa sola koşuyor. Birkaç dakika sonra muhteşem bir yapıyı ve etrafında dolaşan turistleri görüyor. Ellerinde dört sayfalık küçük kitapçıklar taşıyorlar. Kitapçığın kapağında Galata Kulesi ve üzerinde uçuşan kuşlar görünüyor.

Galata Kulesi’nin, evinin önünde olduğunu hatırlayan çocuk, hiç vakit kaybetmeden turist kafilesinin arkasında ilerlemeye başlıyor. Bir saat boyunca dolaşıyor onlarla ve görüyor pek çok tarihi güzellikleri, kiliseleri, sinagogları, köprüleri…

Galata Kulesi’ne varıyor. Evine girmeden önce de Galata Kulesi’nde kısa bir tur yapmaya karar veriyor. Galata Kulesi’nin merdivenlerini çıktıkça heyecanlanıyor ve en tepesinden İstanbul’un nasıl göründüğünü merak ediyor. Adımlarını hızlandırıyor, en tepeye ulaşıyor.

Tepedeki manzara tek kelimeyle harika… Yedi tepeli kentin, asırlara meydan okuyan heybetiyle duruşu onu da etkiliyor. Yaşayan koca bir tarihtir, benim kentim diye içinden geçiriyor.  Marmara Denizi’nin serinliğini iliklerine kadar hissediyor.

Etrafına bakınınca sağ tarafta Topkapı Sarayı’nı ve onun da arkasında bütün ihtişamıyla günbatımını konuklayan Ayasofya’nın manzarasını uzun solukla içine çekiyor. Bu serüveni ailesiyle paylaşmak için can atıyor yüreği. Hemen kulenin merdivenlerinden inip evine doğru koşuyor. Evinin kapısını çalıyor ve sabırsızlıkla kapının açılmasını bekliyor. Kapı açılınca annesiyle karşılaşan çocuk annesine sarılıyor. Annesi ona soruyor:

“Eee, yavrum bugün ne yaptın bakalım?”

“İstanbul’u gezdim anneciğim, hayalimdeki İstanbul’u…”

Arcan Kavuzlu (8H)