Öğrencilerimizin “Enerjinin Verimli Kullanımı” Temalı Öykü Yazma Yarışmasındaki Başarısı

89

“Enerjinin Verimli Kullanımı” temalı öykü yazma yarışmasında Levent Yerleşkesi ortaokul öğrencilerimizden İdil Melis Güvendir (8G)  “Enerji Gibi Sevgi de Vazgeçilmez” öyküsüyle İlçe 2.si, Ayşe Ceylan Altıntaş (5B) “Sümbül ve Gözyaşı Ağacı” öyküsüyle İlçe 3.sü oldu. Bu yarışmayı; Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Enerji Verimliliği ve Çevre Dairesi Başkanlığı ortaokul öğrencileri için 2 Eylül – 12 Kasım tarihleri arasında düzenledi.

 

Enerji Gibi Sevgi de Vazgeçilmez

Büyük  Şehir, 2057                                           

Aynaya baktı. Cılız yanan mum ışığından zor görülen bir yüz. Şekilsiz ve sapsarıydı. Daha sağlıklı görüneceğini düşünerek yanaklarını cimcikledi. Pembe yanak, daha canlı gözükebilirdi.

Babası işini kaybettiğinden beri ilaç alacak paraları yoktu ve ailesine yük olmak istemiyordu. Kahvaltısını yapmadan dışarıya fırladı, ölü gibi yüzüyle kalabalığın içinde kamufle oldu. Ona buralarda ‘’sarı çocuk’’ diye seslenirlerdi. Hastalanmaya epey yatkın olan vücudundan dolayı yüzü hep sarıydı. Bazıları da ona kısaca ‘’Sarı’’ diye seslenirdi. Tek lakabı olan o değildi. Kolayca anımsanacak lakaplar topluluk tarafından hoş karşılanıyordu ve Küçük Şehir’de herkesin bir lakabı vardı. Bakkal olarak çalışan Asık Suratlı Morto’ya baktı. Neden ona böyle seslenildiğini bilmiyordu. Oysaki adamın en üzüntülü olduğu zaman bile yanağının kenarında ufak bir tebessüm görebilirdiniz.

“İki kağıt alacağım, bugün birine yazacağım.” Asık Suratlı Morto ona baktı.”Küçük Şehirde yaşadığın için harika hissetmelisin Sarı, bu kadar uzun zaman sonra hala mektuplaşmanın var olduğu bir dünya, kim hayal edebilirdi ki?”

Sarı ona baktı, mektuplaşmasının  sebebi, yeni teknolojiler için gerekli enerji kaynaklarının yeteri kadar bulunmamasıydı. Her ne kadar annesi bunu doğrulamasa da babası her fırsatta bunu Sarı’ya söylüyordu. Konuşmak için ağzını açtı ancak vazgeçti. Morto onu anlamazdı ve bu, biraz daha babasıyla onun arasındaki küçük sır olarak kalacaktı.

Dükkandan çıktı ve kalabalığın içinde bir kez daha kayboldu. Eve vardığında dönüş yolunun gürültüsünden rahatlamış bir şekilde kendini mutfağa attı. Annesinin çatılan kaşları, onu görünce biraz daha gevşedi ve en sonunda o sert suratın yerini muzip bir gülümseme aldı. ”Bugün kime yazacaksın bakalım?” Sarı, annesine bu yazacağı kişiyi hiç tanımadığını, amacının da  zaten yeni insanlarla tanışmak olduğunu bir kez daha hatırlattı.

Tam mutfaktan çıkacakken annesinin sesini duydu: ”Bu kimse herhalde Küçük Şehir’dendir, öyle değil mi? Biliyorsun Küçük Şehir İle iletişime geçmek, akrabası olmayanlar için yasak ve cezası da…”  Sarı, ”Hapis.” diye tamamladı.

Annesi sözüne devam etti: “Enerji kaynakları konusunda yıllardır süren iç çatışmalar sonunda iki şehir duvarlarla ayrıldı. Kaynak yönünden güçlü bir şehirde yaşadığımız için şükredelim. Barajlar, su kaynakları, kömür madenleri bizim alanda. Küçük Şehir’in sadece adı şehir kaldı. Bu nedenle halk ve yöneticiler bizim kente düşman. Beni şimdi daha iyi anladın umarım, yoksa…“

Sarı annesinin duyamayacağı bir mesafeye gitti ve kendi kendine fısıldadı: Hapiste bedava yemek var, burada kendimizi zorla doyuruyoruz.” Birden kendisine bir gülme geldi, babasını o sıska gövdesiyle hapis üniforması içinde hayal etti. Çökmüş bir yüz, ağlamaklı bir çehre; hayır, aslında o kadar da gülünç de değildi.

Buruşmuş kağıtlar hala elinde dururken odasına koştu. Kapıyı kilitleyip kimsenin giremeyeceğinden emin olduktan sonra kağıtları dizinin üstüne koydu. Yamuk bir el yazısıyla yazmaya başladı. Kalemin ucu fazla sertti ve kağıda  her sürtüldüğünde  Sarı, kağıdın yırtılmasından korkuyordu. İlk başlarda ne söyleyeceğini düşündü. Mektubun Küçük Şehre ulaşacağından emin bile değildi ve ulaşsa bile kimin eline geçeceğini bilemiyordu. Ancak yine de denemek zorundaydı çünkü bu, onun dış dünyaya açılan tek kapısı olacaktı. Biraz kendinden bahsetmeye karar verdi. Ad olarak ”Sarı çocuk”, ya da kısacası ”Sarı” olarak kendini tanıtmanın bir sakıncası yoktu çünkü Küçük Şehir’de yaşayanların burada kullanılan lakaplardan haberdar olmadığından emindi. Ortalara doğru Büyük Şehir’de olanları anlattı. Sonra ise yazacağı kişinin kendi yaşadığı yerden de bahsetmesini diledi. İki kağıt, daha çabuk bitemezdi! Zarfa koydu ve, mektubu yatağının altına koydu. Annesinin ya da babasının mektubu bulamayacağı bir yer olduğundan emin olmak istiyordu. Yarın ilk iş, daha annesi ve babası uyanmadan, tembellik etmeyip kalkacağına, ve postaneye gideceğine dair kendine söz verdi.

……

O sabah çok heyecanlıydı. Babasına  sarıldıktan ve dikkatli olacağına söz verdikten sonra postaneye gitti. Çılgıncaydı!  Normalde sanal gerçeklik platformunda da buluşabilirlerdi ancak mektuplaşacağı kişi bu yöntemi seçmişti. Postanelerin hala işlevsel olması onu bu konuda sevindiriyordu. Yöneticiler Küçük Şehir ile iletişime geçen  bazı kişileri hoş gördüğüne göre masum bir çocuğun da öyle yapmasına hayli hayli izin verirdi. Postane eve çok yakındı ve mektubunu postaya verdi kendisine gelen mektubu da  alarak eve doğru koştu. Gökdelenin kapısını aralamadan ve asansöre binmeden önce -ki eve varmasına daha 52 kat vardı- mektubu cebine sıkıştırdı. Yetkililer ona vurmazdı ancak annesinin mektubu görünceki tepkisinden pek emin olamıyordu. Uzun bir bekleyişten sonra eve vardı. Kapıyı aralayınca teyzesinin ve kuzenlerinin de  evde olduğunu fark etti. Aman ne güzel! Şimdi mektubu saklaması gereken kişi sayısı, ikiden altıya çıkmıştı!

Çabuk bir selamlaşmadan sonra çat pat bir bahane bulup odasına kaçtı. Mektubu, sanki değerli bir hazinemişcesine yavaşça araladı. Evet, bir suç işliyordu! Kendini filmlerdeki kötü kahramanlar gibi hissetti ve buruşmuş kağıttaki kötü el yazısını okumaya başladı. Mektubu bitirdiğinde hala şoktaydı. Nasıl olabilir! Yıllardır birbirlerine sınır olan iki şehir nasıl bu kadar farklı hayatlar yaşayabiliyordu! Öncelikle evinde bulunan lambaları saydı. Toplamda 27 lamba vardı. Mektup arkadaşı mektubunda, evlerinde hiç lamba olmadığını ve odalarının mum ışığı ile aydınlatıldığı yazmıştı. Sonra banyoya geçti. Yazıştığı kişi, haftada bir duş aldığını ve yıkanmanın büyük bir lüks olduğundan  hafta bir sadece yarım kova suyla yıkandığını yazmıştı.

Ve sonra kendini düşündü. İki günde bir kendini sıcak suyla dolu küvete atmayınca huysuzlanıyordu. Kendini bencil hissetti ve mektupta yazanlarla kendi yaşantısı arasındaki farkları yazıya döktü. Tekrar postaneye doğru koştu ancak şimdi içerisinde bir heyecandan çok ezilmişlik duygusu vardı. Nasıl olabilirdi? Onlar bütün enerji kaynaklarını sömürüyordu ve bu  şehrin sonu da Küçük Şehir’deki insanlara benzeyecekti. Hemen bir şeyler yapılması gerekiyordu. Hem de hemen.

Sarı, tek dostu Kaptan’a olup bitenleri anlattı,  bu şehrin er geç tükenecek  enerji kaynaklarını acımazsızca harcaması üstelik diğer şehrin insanlarını yokluğa sürüklemesi affedilir şey değildi. Kaptan’ın da tepkisi pek farklı değildi. O da bir şeyler yapılması gerektiğini düşünüyordu.

Halkı bu konuda bilinçlendirmek gerekiyordu. Yapılan haksızlıkları  halkın öğrenmesi ve bu acımasızlığa dur demesi gerekirdi.  Enerji kaynaklarını düzgün kullansalardı böyle bir bu savaşa, katı tutuma gerek kalmazdı. Kaptan’ın bir şeyler bildiğini sezdi ama onu daha fazla konuşturamayınca eve döndü.

Apartman kapısının büyük aydınlatma ışıklarını yanar durumda görünce birden cesaretlendi.  Mektup olayını anlatmak için babasına doğru koştu. Olanları babasına anlatınca ilk kez kaşlarının şaka amaçlı değil de gerçekten çatıldığını gördü. Babası hala suskundu. Kendisine sinirlendiğinden emindi ancak kendini tutamamıştı ve söylemişti işte. Geri dönüşü yoktu. Sandığı gibi olmadı. Babası ona kızmadan olanları annesine de anlattı. Fotokopi kullanamayacakları için için el yazısıyla saatlerce Kaptan’a gönderilen mektubu çoğalttılar. Sonra da şehri dolaşarak sabaha kadar mektubu bulabildikleri yere astılar.

Bir sonraki gün Sarı, birtakım bağırışmalar ve ardından yükselen alkış sesleriyle uyandı. uyandı.  Evde, annesi ve babası da yoktu üstelik. Çabucak giyindi ve sokağa fırladı.Büyük Şehir ile Küçük Şehri ayıran, en çok kendi evlerine yakın olan o koskoca sınır duvarının  kalabalık bir grup tarafından yıkıldığını fark etti.

İnsanlar ‘’ Enerjisiz yaşam olmaz. Yeter ki bilinçli kullanalım!’’ diye bağırıyorlardı. Küçük ve büyük şehir kavramının artık bittiğini anlamıştı. Aslında bunu sadece kendisi değil herkes anlamıştı. Ellerinde iş makineleri ile iki şehrin insanlarının maden ocaklarına, barajlara, dere yataklarına doğru yürüdüğünü gören yöneticilere artık susmak ve paylaşıma açık olmak düşüyordu. Büyük şehrin insanları yapılan israfın farkına geç de olsa varmış,  enerji kaynaklarını savurgan ve haksızca kullanmanın gerçek suç olduğunu anlamıştı. Belki de asıl  kendisi  geç anlamıştı. Bu kadar kalabalığı görünce şehriyle gurur duydu. Küçük şehre doğru o da  yürüdü.

Sonra birçok çocuğun ellerinde pankartlarla meydanda toplanmış, bağırdığını duydu: “Yaşanılabilir, enerjisi savrulmayan bir dünya  istiyoruz!” diye yüksek sesle bağıran  çocuğa doğru baktı. Bir çift gözle göz göze geldi. Gülümsüyordu. Bir aracıya ihtiyaç yoktu. Birbirlerini çok iyi tanıyorlardı.  Enerji gibi sevgi de vazgeçilmezdi. O da gülümsedi.

İdil Melis Güvendir (8G)

 

Sümbül ve Gözyaşı Ağacı

İçeriye hafif hafif rüzgâr esiyordu. Güneşin parlayan ışınlarıyla birlikte sabah olmuştu. O yaz sabahı Sümbül, hafif ve zarif bir şekilde uyandı. Yüzünü soğuk bir suyla yıkadı. Tam musluğu kapatırken suyun akışı yavaşça kesildi. Görünüşte su hala akıyordu. Fakat su damlası zaman donmuşçasına musluğun ucunda öylece kalmıştı.

Sümbül havaya baktı. Havada yüzünü yıkarken sıçrayan kocaman damlalar vardı. Bir hışırtıyla birlikte şu ses duyuldu: “Yapma sonuna kadar açma, muhtaçsın ona. Devam edersen, gözyaşların dökülecek köklerin karanlığına…”. Sümbül korkmaya başlamıştı. Bu sözlerden sonra her şey eski hâline döndü. İçinden kendine “Unut hadi unut! Bu gerçek değil!” diye kızıyordu. Fakat yanılıyordu. Her şey gerçekti. Bu olaydan sadece o mu etkilenmişti? Tam kendine son verecekti ki annesi onu şefkatli sesiyle çağırdı: “Canım, mis kokulu Sümbül’üm!

Gel, hadi en sevdiğin yemeği yaptım; mantar ve biberli omlet.”

Sümbül aniden her şeyi unuttu. Koşarak masaya oturdu fakat annesi sordu: “Kızım yüzünü yıkadın mı?”. Sümbül o an her şeyi hatırladı, gözlerinde canlandırdı. O ses yine kulağına takılmıştı: “Yapma sonuna kadar açma, muhtaçsın ona. Devam edersen, gözyaşların dökülecek köklerin karanlığına…”.

Sümbül annesine aniden bağırdı: “Yeter! Neden, neden!”. Annesi bir anda o tatlı ifadesinden farklı bir hâl aldı. Annesi sadece kızmamıştı, o sanki şekil değiştiriyordu. Annesi bağırdı:               “Demek öyle Sümbül! Sana hiçbir şey yetmiyor değil mi? O zaman gününü susuz ve havasız geçirebilirsin!”. Annesi aslında böyle değildi. Fakat sonra onun gerçek sesini duydu. Bunun nedeni bunların hiç yaşanmamış olmasıydı. Annesi tekrar sordu: “Yüzünü yıkadın mı?”. Sümbül cevap verdi: “Evet anneciğim.” Annesi gülümsedi. Sümbül hemen sordu: “Anne 10. yaş doğum günümde bana bir su tabancası alır mısın?” Annesi cevap verdi: “Tabii ki canım”.

Sümbül, uzatmadan yemeğini yedi ve koşa koşa dışarı çıktı. Sümbül’ün arkadaşı yoktu. Her tanıştığı çocuk onu tuhaf ve korkutucu buluyordu. Annesine bu konuda hep yalan söylerdi. Annesinin gözünde popüler ve sevecen bir çocuktu. Sevecen olduğu kesindi ama popüler olduğu söylenemezdi. Sümbül hızla dışarıya koştu ama dışarıda konuşacak veya oynayacak hiçbir “insan” arkadaşı yoktu. Kim demiş insan olması lazım diye, onun bir tane de olsa dostu vardı. Sanırım hiç arkadaşı yok denemezdi. Bu arkadaşı bir ağaçtı, bir çınar ağacıydı.

Sümbül’ün ilk ve tek arkadaşı o. Ona doğru koşup sarıldı ve şöyle dedi: “Seni dünyalara bile vermem, en sadık ve dürüst dostum!” Ağaç da onu selamlamak için yapraklarını esen o rüzgârla salladı. Sümbül, ağacın başına geçti ve düşünmeye başladı. Acaba o ses neden Sümbül’ü rahatsız etmişti? Sümbül tekrar içini geçirdi: “Ah neden ben? Dünyanın en önemsiz kızı! Suyu seven ve onunla sonsuzcasına oynayan ve yıllardır sadece çınar ağacı ile takılan bir kızım! Hayatta ünden bıkmış insanlar var ve bu ses beni buldu. Bir dakika… Ya bunları sadece ben duymamışsam? Ağaççık, sen duydun mu?”

Ağaç kıpırdamadı ve Sümbül tekrar sordu. Fakat ağaç yine hareket etmedi. Bu seslerden artık kurtulmak istemişti. Sümbül o sesleri bir kez duymuş olmasına rağmen sesler kafasında dönüp duruyordu. Bu düşüncelerle gözleri yavaşça kapandı ve uykuya daldı. Kendini bir anda yemyeşil bahçelerde kuşların cıvıldadığı, herkesin mutlu bir şekilde yaşadığı yerde buldu. Sümbül yavaşça ilerledi, biriyle konuşmaya çalıştı fakat konuşmaya çalıştığı kişiler onun üzerinden bir hayalet gibi geçiyordu. Bunun bir rüya olduğunu sandı, uyanmaya çalıştı ama olmuyordu. Gözleri sanki birbirine yapışmıştı. İlerlemeye devam etti.

Bir kapının önünde durdu. Kapının üstünde “Geçmişin, geleceğin demek.” yazıyordu. Kapı kolunu yavaşça çevirdi ve karşısına şimdi yaşadığı zamandan hiçbir farkı olmayan bir yer çıktı. Fabrikalar, sonsuzcasına tüketilen sular, ne vardı ki bunda? İlerlemeye devam etti. Karşısına yine bir kapı çıktı. Bu kapıda da “Şimdi deyip geçme, onu yaşa fakat bir gün muhtaç olacaksın ona.” Sümbül bunu tanıdık bulmuştu. Sanki buna benzer bir şey duymuştu. Bir anda hatırladı. Bu duyduğu sese çok benziyordu. Sümbül yine bu kapıdan geçti ve bir anda ağzını açık bırakan şeyleri gördü.

İnsanlar, insanlıktan çıkmışa benziyordu. Birbirleriyle kavga edip savaşıyorlardı. Hava kirliliğinden dolayı maske bulabilmek için her yolu deniyorlardı. Su ve temiz hava olmadığı için bitkilerin ve hayvanların soyları da tükenmişti. İnsanlar tek bir su damlası gördüğü an deliye dönüyorlardı. Sümbül bir anda korkmaya başladı. Ya annesinin başına bir şey gelmişse, diye hemen kendi evini aramaya başladı. Bu kargaşa içerisinde başını sağa çevirdi ve evini gördü. Evine ulaştığı an şok oldu. Kapısı sonuna kadar açık ve camları kırılmıştı. Acilen ağacının yanına koştu. Ağacı bir kül tanesine dönüşmüştü.

Sümbül artık dayanamıyordu. Hayatını böyle geçirmek istemiyordu. Gözlerinden yavaş yavaş düşen gözyaşlarını artık tutamıyordu, tutmak da istemiyordu. Gözünden düşen bir gözyaşı. Bir anda toprak güneşin vuran ışıklarıyla parlamaya başladı. Sümbül, gözyaşının ağacın köklerinde dolaştığını kalbinde hissedebiliyordu. İşte o zaman, ağaç bir anda büyüdü ve hiç olmadığı kadar parıldamaya başladı. Sümbül’ün artık yüzünü bile doğru düzgün göremediği güneşten bile daha parlaktı.

Ağaç, yeşeren yapraklarını estirerek şehri eski hâline döndürdü. Artık kuşlar cıvıldıyordu. Sümbül şöyle bir ses duydu: “Sonunda anladın fakat görevin devam ediyor.” Sümbül artık anlıyordu ve yapmasını gerekeni de biliyordu. Odasına koştu. İnsanları bilinçlendirmek için afişler hazırlamaya karar verdi. Hazırladıktan sonra insanları gelecek hakkında uyardı. Bazı insanlar umursamadı ama birçoğu bunu çok önemsedi. Bu bile Sümbül’e yeterdi. Bundan sonra suyu dikkatli kullandı ve enerji kaynaklarını korumak için daha çok çalıştı. İnsanları bilgilendirdi. Dünya yaşanabilir bir hale geldikten sonra ağacının yapraklarından gelen şu sesi duydu: “Ben yaptım ama sen başardın…”

Ayşe Ceyla Altıntaş (5B)