Nehirce: Tarihin Yapı Taşı Olmak

15

Tepeören Yerleşkemizden ortaokul öğrencimiz Nehir Kale (7B), Tarih Vakfının “Gençler Tarih Yazıyor” projesi çerçevesinde “Nehirce: Tarihin Yapı Taşı Olmak” başlıklı ikinci yazısını yazdı. Öğrencimizin aşağıda bulunan bu yazısı, Toplumsal Tarih dergisinin haziran ayında aynı başlıkla yer alacak.

“24 Mart Pazar günü Özel ALEV Okullarında Tarih Vakfının “Toplumsal Tarihe Bireylerin Yaşamlarından Bakmak” adlı projenin ikinci atölyesine  katıldık. O gün sabah servise bindiğimizde heyecanlıydım çünkü bu proje için ilk kez başka bir okulu ziyaret ediyorduk. Hem ilk kez ziyaret edeceğim ALEV okullarını, hem de atölyenin nasıl geçeceğini merak ediyordum. Galiba bu yüzden okula varmamız saatler almış gibi hissettim.

Sonunda vardığımızda, okulu çok beğenmiştim. Ferahtı ve etrafı yeşillikti. Bekleme alanında açılış konferansının başlamasını beklerken arkadaşlarımın yanındaydım. Arkadaşlarım sohbet ederken içerisi her saniye daha bir kalabalıklaşıyor, okulun önüne gelen projeye katılan diğer okulların servisi gözüküyordu.

Saat 09.30’da açılış için konferans salonuna çağrıldık. İlk önce Özel ALEV Ortaokulu Müdürü Lale Kara sahneye çıktı. Hayatlarımızın nasıl tarihin bir parçası olduğundan bahsederek günün açılış konuşmasını yaptı.  Sonra Proje Yürütücülerinden Nalan Balcı, atölye programını açıkladı ve akış ile ilgili bazı detayları vurguladı.   Ardından Proje Yürütücülerinden Fırat Güllü, Anne Frank’ı anlatan bir giriş yazısı ile konuşmasına başlayarak 13 Ocak Pazar günü ilk öğrenci atölyesinin ikinci oturumunda sorulan “Yaşamınızı kaç yaşında ve neden yazmaya başlayacaksınız? İnsanlar neden yaşamlarını yazarlar?” sorusuna ortaokul öğrencilerinin verdiği yanıtlara dair bir geribildirim sunumu yaptı. Proje Yürütücülerinden Prof. Dr. Füsun Üstel ise, 13 Ocak Pazar günü ilk öğrenci atölyesinde yapılan “İnsanlar Neden Yaşamlarını Yazarlar?” sorusuna lise öğrencilerinin verdiği yanıtlara dair bir geribildirim sunumu yaptı.

Geribildirim sunumları sona erdiğinde ortaokul ve lise öğrencileri atölyelerin yapılacağı alanlara yönlendirildi. Ortaokul atölyesinde ilk öğrenci atölyesinde aldığımız eğitimleri uygulamak için “Anne Frank’ın Hatıra Defteri” projeye katılan her okula paylaştırıldı ve her okul kendi bölümünü sorularla detaylı bir şekilde inceledi ve 5 dakikalık bir sunum hazırladı. Atölye yürütücülüğünü yapan Fırat Güllü, kitaptaki günlük sıralamasına göre okulları sunumlarını yapmaya davet etti. Her okul Anne Frank’ın günlüğüne yansıttığı hayatıyla ilgili fikirlerini anlatıyor, daha sonra bütün grup bu fikirleri tartışıyordu.

Biz okul olarak “19 Mart 1944-1 Ağustos 1944” tarihli günlükleri inceledik. Sunumumuza hazırlanırken oldukça planlı hareket ettik ve çok çalıştık. Önce her birimiz günlükleri okuduk ve soruları bireysel olarak yanıtladık. Bireysel yanıtlarımızı birbirimizle paylaştık. Paylaştıktan sonra otak bir cevaba varabilmek için ortak bir dil yaratmaya uğraştık. Bu süreç zorucu bir süreç oldu. Sonra okulda bir toplantı yaparak verdiğimiz ortak yanıtları nasıl 5 dakikalık bir sunuma dönüştürebileceğimiz konusunu tartıştık. Anne Frank House’a giden öğretmenimizin eşinin getirdiği fotoğraflarla sunumumuzu destekledik, bana kalırsa zaten sunumumuzun daha iyi bir hale gelmesinin önemli sebeplerinden biri de buydu, renkli ve ilgi çekici olması. Kısaca sunuma iyi hazırlanmıştık, bu nedenle iyi bir sunum yaptığımızı düşünüyorum.

İncelediğimiz kitap Anne Frank’ın hayatı olsa da konu hep dönüp dolaşıp 2. Dünya Savaşı’na  ve bütün bunları başlatan acımasız lidere dönüyordu. Tam bu noktada neden toplumsal tarihe bireylerin yaşamlarından baktığımızı anlamıştım. Tarihe bireylerin gözünden bakmak da işte bu yüzden önemliydi. Tarihteki olayları daha iyi açıklayıp sebeplerini daha iyi anlayabilmekti buradaki amaç, çünkü her büyük olayın arkasında onu başlatan küçük bir insan gizliydi. Yani 2. Dünya Savaşı da Adolf Hitler ve onu destekleyen çevresi yüzünden başlamıştı, ama bu insanların her biri teker teker niye kötü insanlardı? Hayatlarındaki hangi olaylar onları nasıl değiştirmişti? Bu soruları sordukça ve cevaplandırmaya çalıştıkça bireysel tarihe daha çok yaklaşıyorduk. 

Sunumlardan sonra yemekhanelere yönlendirildik. 12.00-13.15 arası yemek yedik, dinlendik, sohbet ettik.  13.15 itibariyle Konferans Salonu’na yönlendirildik.

Yard. Doç. Dr. Özlem Çaykent, sunumuna başladı.  Konunun “Sözlü Tarihin Kendi Tarihini Aramak” olacağını söyledi. Lise sunumlarını dinlediğini ve onları takdir ettiğini söyledi. İlk önce sözlü tarihin ne demek olduğunu ve nasıl yapılacağını açıkladı. Verdiği bilgiler sözlü tarih alanında çalışmak isteyen insanların yolunu açmak için verilmiş bilgilerdi ve kısaca bu alanda yol kat etmek isteyen birinin nereden ve nasıl başlayacağını anlatıyordu. Mesela, bu alanda çalışmak için illa bu alanda eğitim görmeye gerek olmadığını söyledi. Bu sözlü tarihin henüz ne olduğunu bilmeyenlerin oluşturduğu bir ön yargıymış ve aslında anlatacakları önemli olan kişileri “eğitimsiz olmaz” diyerek şartlandırıyormuş. Oysa, her yaştan ve herkesin sözleri tarihin bir yapı taşı olabilir, tarihin yazılmasına yardım da bulunabilirmiş. Bu konuyla ilgili söylediği bir söz çok dikkatimi çekti ve içime işledi. Sözlü tarih alanında uzaman olan birine ait olan söz şuydu: “Sıradan insanlarla yapılan görüşmeler tarihin malzemesi olarak kabul edilmiyorsa geriye belgelendirilebilenlerin tarihi kalır.”  Bu bilgiler gelecekteki sözlü tarih çalışmalarımda  işe yarayacaktı. Sonrasında sözlü tarihin kendi tarihinden bahsetmeye başladı. Sözlü Tarih Türkiye’de  90’larda başlamıştı, oysa Dünya’da 80’lerde ünlenmişti bile. Daha sonra sözlü tarihin kendi tarihinden bahsetmeye devam etti. 1930-1990 en çok geliştiği dönemdi. Özlem Hoca’nın bahsettiği “Aşağıdan Tarih” ilk kez duyduğum bir kavramdı. Ben daha merakıma yenik düşüp araştırmadan Özlem Hoca, hemen manasını açıkladı; aşağıdan tarihte tarihi işçi sınıfı, ezilenler, sessizleştirilenler yazar, yapar. Kısacası “politikacıların ya da önemli adamların değil, sıradan insanın tarihidir.”  Konuşma yavaş yavaş sona yaklaşırken sözlü tarihe bakış açım tamamen değişmişti. Sözlü tarih çalışmasında bu sürecin bir parçası olabileceğim aklıma gelmezdi. Galiba sözlü tarihi daha yeni yeni anlıyordum, herkes onun bir parçasıydı! 

Sözlü Tarih Atölyesi I başladığında bizden eşleştiğimiz kişiye hayatıyla ilgili sorular sorarak bir sözlü tarih çalışması yapmamız istendi. Görüşme yaptığımız kişiye “Yaşam Eksenli Sorular” soruyorduk. Örnek olarak: kaçıncı çocuk olduğu, aile hayatı vb. Benim soruları cevaplamam kısa sürerken görüşme yaptığım kişinin cevap vermesi çok daha uzun sürdü. Bunun sebebini anlayamadım. Ama yine de soruları yanıtladıktan sonra çok kişisel cevaplar vermemiş olmama rağmen kendimi çıplak gibi hissediyordum. Nasıl sorular olduğu önemli değildi, birine kendinle ilgili bir şeyler anlatmak zordu. Biz soruları cevaplamayı bitirdikten hemen sonra süremizin bittiğini söylediler. Öğretmen bize şu soruyu sordu: Bu soruları cevaplarken nasıl hissettiniz? Bu soruya şaşırtıcı şekilde herkes aynı cevabı verdi; “Kolay çünkü kendi okulumuzdan kişilerle eşleştiğimiz için onlar zaten bizim içimizi dışımızı biliyorlar” Oysa ben benzer bir cevap vermedim. Acaba bir de  önümde bana bu soruları soran tanımadığım bir tarihçi olsaydı ne kadar korkardım? Buradan anlamıştık ki, sözlü tarih önceden tanıdığınız, size güvenen biriyle daha kolaydı. Ama yine de, tarihin malzemesi olmak zannettiğim kadar basit değildi. Bu sorudan sonra birinci atölyeyi bitirdik.

Aradan sonra son  atölye için geri geldik. Nalan Öğretmen ne yapacağımızı anlattı. Grup olarak bir göç konusu seçmemiz gerekiyordu ve bizim ailelerimizden biri olabilirdi. Grubumuzda anneannesi Abhaz göçmeni olan bir arkadaşımız vardı. Bu yüzden biz grup olarak Abhaz Göçü’nü ele aldık ve ilk önce yaşam eksenli, daha sonra göç ile ilgili tematik sorular yazdık. Sorular ve cevapların nasıl bir sözlü tarih çalışmasına, yani ürüne döndürüleceğini Nalan Öğretmen açıkladı. İzin alacak, ses kayıtları alacak, bu ses kayıtlarını deşifre edecek ve bir tarihçi gibi görüşme yaptığımız kişinin göç hikayesini yazacaktık. Yani önümüzde uzun ve zahmetli bir süreç vardı. Bunu yapmak için çok heyecanlıydık. Son atölye de bittiği için günün kapanışı için tekrar Konferans Salonu’na geldik. Proje yürütücüleri tüm gün yaptıklarımızı özetledi ve 26 Mayıs tarihindeki proje finaline nasıl bir hazırlık yapacağımızı anlattı.

Bir sonraki final gününün nasıl geçeceğini çok merak ediyordum ama aslında bu hazırlayacağımız ürüne bağlıydı. Bu oturumdan anladığım şuydu ki: sözlü tarih zor bir alandı. Hem soran için, hem de cevaplayan için. Soranın alacağı cevapları bir ürüne döndürmesi çok zahmetli bir işti, cevaplayanın ise tanımadığı bir insana içini açması. Ama sonuç olarak herkesin tarihte söz hakkı olması çok önemliydi, çünkü bir olayı açıklayıp anlamanın en iyi yolu herkesin bakış açısını değerlendirmekti. Hepimiz tarihin bir yapı taşı olmalıydık ve olmaya başlamıştık bile!”