Ben İstanbul’um… Daha Doğrusu İstanbul’dum. 

496

Levent Yerleşkemizden ortaokul öğrencimiz Umay İnan (8H), 3 Aralık  – 8 Şubat tarihleri arasında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığının ilçemize bağlı ortaokul ve lise öğrencilerine yönelik düzenlediği “Ben İstanbul Olsaydım” Genç Yazarlar Kompozisyon Yarışması’nda İlçe 2.si oldu.

Ben İstanbul’um… Daha Doğrusu İstanbul’dum.

 

(Bu öykü, içinde birkaç gerçek olayın geçmesiyle beraber,  gerçekleri değil; geleceğe yönelik korkularımı anlatmaktadır. Ben İstanbul’un şu an bile elimizden kayıp gittiğini düşünüyorum ve büyüdüğüm ve çocukluğumu geçirdiği şehrin parçalandığını görmek, aşağıda yazdığım korkuların gerçeğe dönüşmesini istemiyorum çünkü ben İstanbul’umu çok ama çok seviyorum.)

Ben İstanbul…

Yıllarca farklı farklı ülkelere, imparatorluklara ev sahipliği eden İstanbul…

Tarihin tozlu sayfalarına bazı devletler tarafından ‘Konstantinopolis’ olarak kazındım. Bizans’ın çöküşünü, Osmanlı’nın kuruluşunu gördüm. Bir süre başkenttim, sonra Ankara’ya devrettim görevimi. İnsanlarım sayesinde genişledim, büyüdüm. Silivri’ye, Sarıyer’e uzandı ellerim. Pendik’e tutundu parmaklarım. Sinek ısırığı  gibi gecekondular belirdi üzerimde, insanlar geliyordu bana yeni başlangıçların umutlarıyla. Gecekonduların sahipleri zengin oldu, gökdelenler, plazalar dikildi üstüme. Ciltte egzama gibi, her yerime doluştular. Bir zamanlar halkım dediklerim, bana sığınanlar, bağrıma bastıklarım neredesiniz?

Alışveriş merkezleri, plazalar, gökdelenler, işyerleri, sanayi kuruluşları, fabrikalar… Sonu gelmeyen, üstü kapanmayan yaralar gibi çoğaldı. Sonra yerine alışveriş merkezi yapmak için yıkacak bina bulamadılar, saçlarıma saldırdılar böylece. Yüzlerce, binlerce hektarlık ormanı kestiler. Ben de sessiz çığlığımı dillendirdim sonunda.

1999’du sene. Nefretten, sinirden hâkim olamadım kendime. Anlamalarını, kendi acımı duymalarını istedim İstanbulluların. Evleri, çarşıları yıktım. Aileleri ayırdım. Bu öfkeli çığlığım tarihe kazındı, ’99 Senesinin Depremi’ olarak. Kulaklarına tıkaç takmış, uyarılarıma sırtını dönmüş bu insanlara duyurdum sonunda kendimi. Ya da duyurduğumu sandım.

Daha büyük bir azimle, bana karşılık verirmişçesine çalıştılar şehri yeniden inşa etmek için. Yeniden inşa edilmiştim edilmesine ama bununla yetinmedi insanlar. Mümkün olmadığını düşünsem de yanıldığımı gördüm. Daha da çok inşaat kapladı bedenimi. Kelleşiyordum gittikçe. Kökünden kazıyorlardı saçlarımı, sanki depremin sebebi onlarmış gibi yakıp kül ediyorlardı ormanları. Ben de sessizliğe çekildim sonunda. Üstümde yaşayan hiçbir imparatorlukta beni yıpratmak için bu kadar büyük bir hırs görmemiştim.

Birkaç sene karışmadım. Sessizce izledim, merakla inceledim ne yaptıklarını. Kollarım ağrıdı, bacaklarım kopacak zannettim.  Boğaz’dan bahsetmiyorum bile. Güzelim boğazı gemilerle, limanlarla donattılar, kıyılarımdaki otantik yalılarımın üstüne katlar çıkarak doğal güzelliğime zarar verdiler.

Sonunda bütün vücudum betona döndü. Artık kalbimden damarlarıma yaşam gücü akmıyordu. Ellerimden hayat fışkırmıyordu. Duygularım da vücudumla birlikte taşlaşmıştı. Umursamıyordum. Umursadığım bir tek iki gözümden biri kalmıştı. Sultanahmet Meydanı ve onun üstündeki önceki imparatorluklardan kalmış miraslar…

Sultanahmet Meydanı insanlar için önemliydi.

Evet, onların verdiği değer benimki ile kıyaslanamazdı; o meydan hem hayatımın bir albümü, hem de yitip gitmiş arkadaşlarımın, çökmüş imparatorlukların benim için bıraktığı son hediyelerdi.

Ama İstanbullular için de iyi bir gelir kaynağıydı, İstanbul turizminin can damarıydı. Her yıl milyonlarca turist gelip gezerdi, Ayasofya’yı, Yerebatan Sarnıcı’nı, Topkapı Sarayı’nı…

O yüzden onlara dokunmayacaklarını, doğaya verdikleri zararı meydana vermeyeceklerini biliyordum.

Sonuçta doğayı katletmelerinin bir sebebi de onlara bir yarar getirmediğini düşünmeleri olabilirdi. “ Yok yok, dokunmayacaklar”, diye diye rahatlatırdım kendi kendimi geceleri. Ne kadar da yanılmışım.

Her şey o günle başladı. O gün… Gerçekleştiği sırada çok acı çekmiştim; bilmiyordum ki o sadece fırtına öncesi bulutmuş.

Topkapı Sarayı’na yeni bir dükkân açabilmek için bahçeden bir kol kesmişlerdi o gün. İlk önce elleri ile yoldular çimenleri, çiçekleri oysaki kalan birkaç metrekare yeşil alandan birisiydi. Sonra küreklerle daldılar alana, onlara hayatları boyunca dokunmamış bu yapıdan, bahçelerden yılların intikamını alırcasına söktüler toprakları. Sonra da açık yaraya tuz basarcasına beton döküldü açılan çukura. Son dokunuş olarak da bu katliam belli olmasın diye betonun üstü cicili bicili süslendi, uyduruk bir hediyelik eşya dükkânıyla. Çok da gerekliydi…

“Çok ağlamıştım o gece. Uzun süre ağlamadığım kadar… Sel basmıştı gecekondu mahallelerini. Bu sefer de başlamışlardı: “İklim bozuldu”, “Vah halimize”, “Bir kere bozulmuş, artık nasıl düzeltelim ki?”.  Sorunu anlamamak, apaçık duran bozulmayı gözlerinden uzak tutmak için bütün güçlerini kullanıyorlardı.

O günü izleyen aylarda insanlarım yeni açılan dükkânın çok para yaptığı kanısına vardı. Topkapı Sarayı turistlerin ilgisini çekiyordu. Oraya açılacak dükkânlardan ülke ekonomisine iyi bir destek sağlanabilirdi. Böylece yüzlerce yıldır varlıklarını sürdürmüş, her bahar yeni bir enerjiyle çiçeklerini açmış olan o canım bahçeler tek tek yok edildi, kökünden kurutuldu. Ondan sonra da yıllardır süren ve işçilerin tüm güçleriyle çalışmalarına (!) rağmen bir türlü düzeltilemeyen yenileme alanları çekildi yerlerinden. Altı ay sonunda Topkapı Sarayı’ndan geriye kalan sadece kartpostallara konu olan kapısıydı.

Topkapı Sarayı insanların gözünde ‘bitince’ bu sefer de Yerebatan Sarnıcı’na saldırıldı. Bir sarnıç yıkılsa ne olurdu sanki? Hala Ayasofya ve Dikilitaş için gelmez miydi turistler? Tabi ki de gelirlerdi. Hatta Yerebatan Sarnıcı’nın yerine açılacak alışveriş merkezi, Topkapı Sarayı’nın kapatılması, çok pardon, yenilenmesi ile kaybedilen bilet parasını da ekonomimize geri kazandıracaktı. En mantıklı seçenek buydu.

Ve böylece, bir mirası, bir hediyeyi daha cansız ellerimden zorla çekip almış oldu insanlarım. Buldozerlerin kontrolden çıkmış boğalar gibi saldırışını, sarnıcı yıllar süren bir kovalayıştan sonra, sonunda bulunmuş eski bir düşmancasına yıkışlarını hala istemeden hatırlıyorum. Hem de sık sık. Çok acılar, çok kayıplar yaşanmış bir savaşın ardından zafer kazanmışçasına enkazı temizlemişler, artık İstanbulluların sembolü haline gelmiş betonu dökmüşlerdi.

İki yıl sonra yeni alışveriş merkezi halka açılmıştı. Yaptıkları işten duydukları gurur gözlerinden okunurken biri taşlaşmış kalbime bir çekiçle, hayır, bir baltayla saldırmış gibi hissediyordum. Eskiden yaşam gücü ve sevinci ile dolup taşan, İstanbullulara yaşam enerjisi ve umut aşılayan bedenim yapılan inşaatlarla, betonlaşma aşkıyla, taşlaşmış bir kabuğa dönüşmüştü. Yaptıkları her inşaat, yıktıkları, cansız bedenimden zorla çekip aldıkları her miras; artık bu boş kabukta metalin taşa vurduğu ses gibi çınlıyordu.

Ruhum bu kabukta insanların en az olduğu yerlere kaçıyor, artık canlı bitkiler yerine restoranlara yerleştirilen sahte çiçekleri izliyordum. Geceleri, çok geç saatlerde, çıkardım bazen o taş kabuktan.

İşte o zaman geç saatte eve dönmeye çalışan bir çift,  o betonarme sokakları bir saniyeliğine eski, sade ama daha mutlu İstanbul gibi görürdü.

Artık eski dostlarım, küçücük bir çocukken bana masal okuyan yıldızlar da kaçmışlardı benden. Daha doğrusu insanlarımdan. Konuşmak bir tarafa, göremiyordum bile onları. Farklı şehirlere, farklı ülkelere kaçmışlardı; bir veda notu bile yazmadan.

Yeni alışveriş merkezinin açılmasından birkaç yıl sonra Dikilitaş’ın da para karşılığında Mısır’a geri gönderilmesine karar verildi. Artık acıtamıyordu İstanbullular beni. Sevdiğim şeylerin elimden alınması, en küçük mutlulukların bile gözlerimin önünde parçalanması günlük bir aktivite haline gelmişti.

Arada bir anlık sinirle zarar verirdim insanlara. Bir yağmur, bir dolu, bir asit yağmuru, normalden daha güçlü bir lodos… Benim zamanında hissettiklerimin küçük geri yansımalarıydı bunlar.

Dikilitaş gittikten sonra bir beş yıl rahat durdu insanlar. Ayasofya ayakta kalabilmişti bir tek, ona da dokunmaya korkuyorlardı sanırım. Yine de umutlandırmadım kendimi. Para ve betonlaşmaya karşı olan güçlü bağları eninde sonunda parçalayacaktı bu saygıyı da. Öyle de oldu.

Zaten eski binayı yıllardır düzeltmemiş, sıvasını yenilememiş, ayakta tutmak için en küçük çabayı bile göstermemişti insanlar. Etrafta insan olmadığından emin olduktan sonra küçük bir patlamayla tuzla buz olmuştu son kalan miras da. Ayasofya’nın tozları havaya karışırken insanların ‘medeniyet’ diyebileceğimiz son ekmek kırıntısı da yandı, kül oldu.

Belki fark etmişsinizdir, onlara insanlarım demeyi de bıraktım bir süre sonra. Çünkü eskiden sade hayatlarıyla mutlu olan kişiler benim insanlarımdı, evet, ama artık bu yeni kişilikleri ile o eski bahtiyar, huzurlu, umutlu suretleri zamanla suratlarından silinivermişti.

Şimdi Ayasofya’yı yıktıkları günle aynı durumdayım. Aslında değilim, daha umursamazım. Kabul etmek istemiyordum ama ben son ana kadar Ayasofya’yı yıkmayacaklarını düşünmüştüm. Naifliğimden değil, ama elden ne gelir, sonuçta ben umutlar şehriyim. Artık eski yaşam enerjisini saçamıyorum, insanlar da robota dönüştü.

Yalnız, küçük bir değişiklik var yaşamlarında. Sonunda fark ettiler onlara karşı kırgınlığımı ve korkuyorlar. 99 Depremi’nin tekrarlanmasından, kendimle birlikte onları da batırmamdan korkuyorlar ama ben yapar mıyım bilmiyorum.

Buna gücüm de var mı bilmiyorum.

Bildiğim tek bir şey var:

Ben eski İstanbul değilim.

Umay İnan (8H)