Yaşama Dair Küçük Şeyler

185
(Gelişim 2014/2) Hazırlayanlar: Uzm. Psi. Dan. Berna Şahin, Uzm. Psi. Dan. Gülseren Kaya, Uzm. Psi. Dan. Revan Çoban

Yaşam küçük parçalardan oluşan, büyük bir yolculuktur. Bu yolculukta mutluluğu seçmek veya onu ertelemek bizlerin farkında olmadan yaptığımız seçimlere bağlıdır. Yaşamı fark ederek, hissederek ve dört elle sarılarak sürdürebilmek, yaşamdan gerçek anlamda tat almamızı ve yaşadığımız anın keyfini çıkarmamızı sağlar. Bunun için günlük yaşamın koşturmacası içinde göremediğimiz, kaybolup giden “küçük şeylere” sarılmak gerekir. Bizlerle seminerleri, televizyon programları, kitapları ile buluşan, Prof. Dr. Üstün Dökmen’le yaşama dair merak ettiğimiz küçük şeyleri konuştuk. Keyifle okumanız dileğiyle…

Küçük şeylerle insanlara dokunmak düşüncesi nasıl doğdu?

Yaklaşık on iki yıl kadar önce TRT’de küçük şeyler programını yapmaya başladım. Ondan önce de adına küçük şeyler demediğim ama okullarda, iş yerlerinde yaptığım seminerlerde yaşama dair birçok konuyu ele alıyordum. Özellikle psikolojideki kuramsal bilgileri kültürümüzle bağdaştırarak, yoğurarak, Türk kültürünün öğeleri ile bezeyerek paylaşıyordum, anlatıyordum. Sonra burada anlattıklarımı programa taşıdım, daha çok kitleye ulaştım. Küçük şeyler programının felsefesi, yaşamdaki küçük şeyleri insanlara fark ettirebilmekti. Aslında ne “büyük” ne “küçük”, bu görecelidir. Eğer bir davranışınız, bir duygunuz birilerine zarar veriyorsa bu küçük bir şey değildir; ama bir davranışınız birilerini mutlu edecekse onun üzerinde durun. Bu küçük ama etkisi büyük bir şeydir.  Örneğin sert ses tonunuzla birine “çekil” derseniz bu aslında küçük bir şeydir ama olumsuz büyük bir sonuca yol açabilir. Komşunun çocuğuna bakıp gülümsediğinizde o da size bakıp gülümser, bu da küçük gibi görünmekle birlikte büyük bir şeydir. Yaşantınızda neyin büyük neyin küçük olduğu konusunda birtakım kararlar vermelisiniz. Bir şeye çok üzülmemek, üzerinde fazla durmamak yaşamımıza katkıda bulunacaksa bu tip küçük şeyler üzerinde fazla durmayabilirsiniz; ama üzerinde durduğumuz konu mutluluk getirecekse büyük bir şeydir, üzerinde durmaya değerdir.

Size göre yaşamı anlamlı kılan küçük şeyler nelerdir?

Ailelere gelişim psikolojisi ile ilgili bazı konuları anlatıyorum. Küçük küçük bilgiler ama hepsini bir araya topladığınızda çok önemliler. Şu an sorduğunuzda aklıma geldi, 7-8 yıl önce televizyon programında demiştim ki on üç on dört yaşındaki erkek çocukları spor ayakkabılarını bağlamazlar. Anne babalar da “Oğlum, evladım bağla şunu, yoksa basıp düşeceksin.” diye söylenip dururlar. Anne baba için bu büyük bir olaydır; çünkü “Oğlum beni dinlemiyor, otoritemi kabul etmiyor.” diye düşünürler. Bu noktada şöyle bir şey demiştim; “Çocuğunuzu ilk ve son kez böyle bir ayakkabı ile görüyorsunuz. Gün gelecek kızlara hava atmak için o delikanlı fiyakalı giyinecek, on sekizinde o ayakkabıyı özenle seçecek, kullanacak. Gömleğinin bir tarafı içeride olacak diğeri dışarıda, yaka paça farklı gezecek o yaşlarda. Bu bir başkaldırıdır, bir manifestodur âdeta. Bunun tadını çıkarın.” Bu bazı anne babalara çok iyi gelmişti. Artık tartışmayı kestiklerini söyleyenler olmuştu, ilk ve son kez olanın tadını çıkarmayı seçenler. Bebeğinizin altını değiştirdiğiniz anları düşünün. Hiç bitmeyen zor zamanlar. Bez…klozet…bez…klozet… Peki  ya son kez bebeğinizin altını değiştirdiğinizi hatırlıyor musunuz? Bu çok önemsiz bir şey, çoğu kişi hatırlamaz. Peki, bunu aklınızda tutarak, zorluktan ziyade çocuğunuzun büyüdüğü anlara odaklandığınızı düşünseniz ne büyük keyif alırsınız. İşte bu küçük şey yaşamı değiştirecek kadar büyüktür.

Her zaman küçük şeylerden mutlu olamayız ama bunların sayısı ne kadar fazlaysa yaşamdan o kadar keyif alırız. Van depremi yaşamış insanlar bana sordular, “Şimdi nasıl mutlu olacağız.” diye “Olmayın.” dedim. Komşuda cenaze varsa da “Mutlu olmayın.” dedim. İnsan her zaman mutlu olmalı diye bir kural yoktur ama kişi güçlü durmaya çalışabilir. Aslında mutsuzluklarımızın çoğu gereksizdir. Trafikteki korna seslerinin onda dokuzu gereksizdir. Evdeki kavgalarımızın, çocuklara bağırmalarımızın, esef etmelerimizin çoğunluğu gereksizdir. Sadece bunları fark etsek bile daha mutlu bir yaşantımız olabilir.

Bir anne baba çocuğuna küçük şeylerden mutlu olmayı nasıl öğretebilir?

Bence öğretemez. Anne baba kendisi küçük şeylerden mutlu oluyorsa, çocuk da olur. Örneğin çocuğun dili öğrendiği süreci düşünün. Türkçeyi ders gibi öğrenmez çocuk, yaşadığı ortamda öğrenir, özümser. Sonradan öğrenilende hep bir eksiklik olur. “Allah kahretsin, Allah cezasını versin.”  gibi sürekli esef eden anne babası varsa çocuk da bunu özümser. Çocuğa biri şeker verdi, anne hemen müdahale eder: “Hadi teşekkür et teyzene.” Bu öğretilmez. Böyle bir öğretim gerçek değildir, ben buna suflör öğretim diyorum. Anne baba bu noktada kendine dönmelidir. Çocuk anne babanın aynasıdır. Bir oğlan bir kız oyun oynuyorlar. Oğlan baba olmuş, kız anne. Kız, “Onları dağıtma, topla.” diye bağırıyor, oğlan da “Ben senin kocan değilim.” diye yanıt veriyor. Bu örnekte bile anne baba figürlerini çocukların nasıl modellediklerini görebiliriz.

Günümüzde anne babaların çocuklarına daha çok korumacı bir tutumla yaklaştıklarını görüyoruz ama bir taraftan da onlardan kendi ayakları üstünde duran birey olmalarını bekliyorlar. Sizce bir çocuk kozasından çıkabilmeyi nasıl başarır? Bu noktada ailenin rolü nedir?

Koza diye ifade edilen durum, çocuğu anne babaya bağımlı hale getirmektir. Böyle bir çocuğun kendi kendine yaşaması mümkün değildir, hep korumanız altında olması gerekir. Bir taraftan da güçlü olsun istiyoruz, bu tam bir çelişki doğuruyor. Babalardan duyuyorum hep “Bu oğlan benim istediğim gibi değil, benim istediğim gibi olsun canımı alsın.” sözlerini. Yaz bakayım isteklerini madde madde desek, inanın yazamazlar, ne istediklerini tam da bilmiyorlardır aslında. Şöyle sorsak o babalara “Oğlan aynen senin gibi olsun mu?”, “Olmasın ama benim istediğim gibi olsun.” derler. Çocuk babayı model alıyor ama baba kendisi gibi olmasın istiyor. “Beni model alma, dediklerimi yap!” Bu mümkün değildir. Çocukların işi gerçekten zor. Anne baba bütün gece televizyon izler, kitap okumaz; “Aman çocuğum kitap oku, çalış.” der. Bir çocuk okula kaydedilince, anne babanın da kayıt edildiğini düşünüp onları da eğitmek gerekiyor. Anne babanın ve öğretmenlerin ortak dil konuşması çok önemlidir. Bu yüzden okul anne babaya sürekli eğitim vermelidir. Kötü niyetli hiçbir anne baba yoktur. Niyeti iyidir ama yöntemi bozuktur.

Anne baba çocuğuyla arkadaş olmalı mıdır?

Bazen bazı kavramlar karışabiliyor. Konfüçyüs demiş ki “Benden bir ülkeyi yönetmemi isteseniz önce kavramların doğru anlaşılmasını sağlamaya çalışırım. Kavramlar herkes tarafından iyi ve doğru anlaşılmadığında o ülkeyi yönetemezsiniz. Merkezin verdiği her emri her vali kendine göre anlar.” Aslında yorum farkı olmamalıdır. Oysa tüm kanunlarımızda bile yorum farkı vardır. Örneğin, size sorsam geleneksel kültürümüzde aileye önem verilir mi? Verilir. Değer verilir mi? Verilir. Peki, bu yüzden mi bazı restoranlarda “Üst katta aile yerimiz vardır.” denilir. Tam tersi bu durum kadına bakış açısı ile ilgilidir. Burada aslında aile kavramındaki hatayı görüyoruz, aile derken kadın kastediliyor. Bunun gibi karışan pek çok kavram daha var. Bunlardan bir diğeri de çocukla arkadaş olmaktır. Arkadaşlık kavramında eşitlik vardır. Karnede çocuğun notlarının hepsi zayıf diyelim ki, arkadaş “Gel boş ver top oynayalım.” der, baba ise böyle dememelidir. Arkadaş olmak yerine etkili anne baba olsak nasıl olur? Etkili anne baba, empati kuran, eski tabirle sohbet eden anne babadır. Diyelim ki anne baba olarak çocukla arkadaş olduk, peki bu çocuğa kim anne baba olacak? Anne baba olmak demek önderlik etmektir, rehberlik etmektir, eşlik etmektir. Çocuk kimi model alacak? Anne babayı model alacak. Zaten ergenlik döneminde anne babalar işten atılırlar, kim referans alınır, yaşıtlar. Bu zamana kadar ise anne babanın yönlendirici olması çok önemlidir.

Bazı anne babalar çocuklarının özellikle kendilerine adları ile hitap etmelerini isterler.

Bu çok yanlıştır. Bizim toplumumuzda böyle bir şey yok. Üç dört yaşlarında bir çocuğun anneannesine dedesine adıyla hitap etmesi çocuğun sosyalleşmesini zorlaştırır.  Bu topluma aitsek bu toplumun kurallarını sürdürmeliyiz. Anne babalar çocuklarına hem yakın hem uzak olabilmelidir, aile içindeki sınırları korumak gereklidir. Ben arkadaşlarıma yaptığım şakayı kızlarıma yapar mıyım? Yapmam. Öperim, sarılırım, sevgimi gösteririm ama arada bir saygı sınırını mutlaka korurum. Tam bir eşitlik yoktur; onurlar her zaman eşittir ama statüler farklıdır. Disiplin olmadan eğitim olması mümkün değildir. Ailede de disiplin, kurallar olacak. Geleneksel kurallar değil ama bugünkü yaşantımızdan bazı kurallar olması gerekiyor.

Günümüz çocukları teknolojinin içine doğdu; ama yetişkinler için o alan yasak dünya… Bu konuya siz nasıl bakıyorsunuz?

Her devirde bu oldu. 30’larda, 40’larda radyo ilk çıktığında gençler çok dinliyordu. Woody Allen’ın “Radyo Günleri” diye bir filmi vardır.  Oradaki genç radyoyu çok dinlediği için anne baba bu durumdan çok rahatsız oluyor, “Kulağın sürekli radyoda olduğu için beynin sulanacak.” diyor. “Kötü sözler öğreniyor radyodan, ne öğrenebilir ki başka?” diye düşünüyor. Yeni bir şey olduğu için teknolojiden ürküyor. Ama zaman içinde radyo dinlemeyi öğrendik. Televizyon çıktı, bu sefer de “Çok seyrediyor, yanlış, bu kadar olmaz.” dedik. Sonra televizyon seyretmeyi de öğrendik.

Şimdi de internet çıktı. İnterneti kullanmayı da öğreneceğiz. İnternet bağımlılığı aileleri tedirgin ediyor. İnternet kullanımını bağımlılık olarak ele almak için bazı kriterlere bakmak gerekiyor. Örneğin, eve gelir gelmez internete girmek, saatlerce internetle uğraşıp hiç insanlarla konuşmamak bu kriterler arasında sayılabilir; ancak bunlarda da günden güne değişiklik oluyor. Artık eve girer girmez internete girmek kavramı söz konusu değil; çünkü elinde cep telefonu var, cep telefonundan henüz eve gelmeden bile internete girebiliyor. Evet, internetin aşırı kullanımı zararlı olabilir; ama bu yeniliklerden de korkmamak gerekir. Kim interneti iyi kullanır, yarın dünyaya sahip olur.

Eskiden de kuşak farkı vardı; ama şimdi her şey çok daha hızlı gelişiyor. Taşı bir milyon sene kullandık ama şimdi en ufak bir program çıkıyor, bir ay içinde bile her şey değişiyor. Teknolojiden korkmamak gerekiyor. Her yenilik elbette ki iyi demek değildir. Reddetmek ya da sevmek için aceleci olmamak gerekiyor.

Günümüzde anne babalar çocuklarının yaşamda mutluluğu yakalayabilmeleri konusunda endişeler taşıyorlar. Siz bu duruma nasıl bakıyorsunuz?

Hayatta en önemli şey mutluluk mudur, yoksa başarı mıdır? Buna karar vermek gerekiyor. Kimi başarıya odaklı, en iyi liseye, üniversiteye gireceğim diye, yarış atı gibi, hayatını yaşayamıyor. Çocukluğunu tam olarak yaşayamayan, sınava hazırlanan çocuklar yetiştiriyoruz… Çocukluğunu yaşama, iyi bir ilkokula gir; çocukluğunu yaşama, iyi bir liseye gir; gençliğini yaşama, iyi bir üniversiteye gir. Ondan sonra işe gir, proje yetiştirmeye çalış. Siz niçin çalışıyorsunuz? İyi bir yaşam için. Ama çalışırken mutlu olmuyorsanız olmaz.

Yaptığınız işi mutlu olmadan yapıyorsanız ne için yapıyorsunuz? Mutlu olmak gerekiyor. Üzerinde hemfikir olduğumuz tanım şu; mutluluk, karınca kararınca az biraz üretebilmektir. Bunun becerisi yaşamdır. Her an mutlu olamayız. Ama bir yıl içinde mutlu olduğunuz günlerin, mutlu olduğumuz saatlerin sayısı ne kadar fazlaysa o kadar kârlısınız. Siz üretiyorsunuz, öğretmen, bakkal, mühendis, hekim üretiyor. Ev kadını iki çocuk büyütüyor, o da üretiyor. Böyle üretiyorsanız, bunu yaparken de mutlu oluyorsanız, yaşam budur.

Hazırlayanlar: Uzm. Psi. Dan. Berna Şahin, Uzm. Psi. Dan. Gülseren Kaya, Uzm. Psi. Dan. Revan Çoban

Bu yazı Gelişim dergimizin 2014/2 sayısında yayımlanmıştır.