Terakkili Masal ve Öykü Yazma Yarışması’nda Türkiye 2.si

74

Levent Yerleşkemizden ortaokul öğrencimiz Demir Demirkır (8A), 7 Ocak – 21 Mart tarihleri arasında Özel Ege Lisesi’nin Türkiye genelinde 6-  8.sınıf öğrencilerine yönelik düzenlediği Masal ve Öykü Yazma Yarışması’nda “Yedi Saniye” öyküsüyle Türkiye 2.si oldu.

Yedi Saniye

İşte o da ölüyordu. İyilik meleği. En azından komşuları ve arkadaşları ona böyle seslenirdi. Uzun yaşamıştı. Doksan yıl kadar. Bin sekiz yüz yetmişliydi ve bu bizim iyilik meleği aslında o kadar da iyi olmayabilir miydi? Karşılayıcı melekler, Allah’a tanıttı onu, o hala son yedi saniyesini yaşarken: “İşte yeni misafirimiz, Gijs van Nguyen.”

Son yedi saniyesini yaşarken, cennete gideceğinden emindi Gijs ama hayatının son yedi saniyesi farklıdır. Normal zaman gibi işlemez. Hayatının son yedi saniyesinde hayatını tekrar görürsün ama yaptıklarının doğurduğu sonuçlarla. Böylelikle melekler seni karşılamaya geldiğinde, sordukları bazı sorulara yanıt verebilirsin.

Hasta yatağındaydı Gijs. Yaklaşık bir yıldır yatıyordu çünkü kendisi kansere yakalanmıştı ama hayatının son gününde kendisini daha farklı hissediyordu. Sanki öleceğini biliyormuş gibiydi. Evindeki yardımcısından çocuklarının ve torunlarının gelmesini istedi. Onları çok seviyordu, o yüzden de onları son kez görmek istemişti. Daha sonra, çocukları ve torunları geldiğinde onlara veda etti. Onları son kez gördü ve torunlarına: “Torunlarım, iyilik yapan insan her zaman en iyi insandır. Bu yüzden siz de uzun yaşamlarınız boyunca sürekli iyilik yapın ve iyi birer insan olun. Benim sizden tek istediğim budur.” diyerek bir yaşam öğüdü verdi ve daha sonra onların gitmesini istedi çünkü bu dünyaya tek başına gelmişti,  bu dünyadan tek başına da gidecekti. Aslında ölümü beklemek çok zordur. O da zorlandı. Tüm gün yatmadan hayatın tadını çıkarmaya çalıştı. Evdeki yardımcısı bu hareketlere anlam veremiyor, bu hareketlerden korkuyordu. Derken, saat dokuzu on geçerken Gijs çok yorulduğu için uyuya kaldı ama bunun onun son uykusu olacağını nerden bilebilirdi ki.

Saat dokuzu on geçe son yedi saniye başladı…

İlk saniyede çocukluğunu gördü. Gijs fakirlik içinde büyümesine rağmen çok çalışıp bir bilim insanı olmuştu. Arkadaşlarını gördü. Hatta arkadaşı Lisa’nın gözünün önünde ölüşüne bile tanık oldu. Lisa boğulmuştu ve Gijs onu kurtaramamıştı. Ne ağlamıştı. Ama ilk saniyenin en güzel yanlarından biri ise, o koca yürekli annesini ve babasını görmekti, yüzlerini hayal meyal hatırlıyor olsa bile. Onlar da Gijs daha çok küçükken ölmüşlerdi. Ölümlerinin nedeni hiçbir zaman bulunamamıştı. Gijs o zamanlar sadece beş yaşındaydı. Çocuk esirgeme yurduna gönderilmişti ve orada ona en çok destek veren kişiyi, en yakın arkadaşını, Al-Hasan’ı da gördü. Neydi bu yedi saniye? Aman Allah’ım niye bu kadar duygusal olmak zorundaydı ki!

İkinci saniye ise daha kısaydı. Yaptığı bir iyiliği anlatıyordu. Gijs yirmi yaşında Almanya’ya okumak için gitmişti. Yirmi dört yaşındayken bir gün istasyona doğru yürümüştü.

Rayların ortasında ise beş yaşında bir çocuk gördü ve bu çocuğa doğru son süratle bir tren yaklaşıyordu. Gijs istasyondan raylara atladı ve çocuğu kurtardı. İstasyondakiler onu alkışladılar ve Gijs çok büyük bir iyilik yaptığını düşündü. Ancak üçüncü saniye başlarken bunun bir iyilik olmadığını acı bir şekilde anladı. Gözünün önünde, binlerce insanın kamplara kapatıldığı, gaz odalarında katledildiği, şehirlerin savaş yüzünden harap olduğu, kadın çocuk demeden insanların öldüğü görüntüler belirdi. Kurtardığı çocuğun büyüdüğünde politikaya atılacağını ve yirminci yüzyılın en büyük diktatörlerinden biri olan Adolf Hitler olacağını nereden bilebilirdi? Gijs o an öğrendiği bu gerçekle yüzleşirken “Milyonlarca insanın ölmesine sebep olan bir insana iyilik mi yapmışım?” kelimeleri ağzından döküldü.

Üçüncü saniyenin ortalarına doğru, gençliğini tekrar yaşamaya başladı. Mezuniyet gününü gördü. Tıp bölümünden mezun olmuştu. O artık bir doktordu. Tıp alanında yaptığı çalışmalarla birçok yeniliğe önayak oldu. O artık dünya çapında ünlü bir bilim insanıydı.

Dördüncü saniyede ise bir başka iyiliğini gördü. Kırklı yaşların başlarına doğru Çin’e uzun bir gemi yolculuğuyla gitmişti. Gitme sebebi ise Çin’deki bir okulda konferans vermesi için gelen bir davetti. Çin’e gitti ve konferansı verdi. Tam konferans salonundan çıkmışken koridorda ağlayan bir çocuk gördü. On yedi yaşlarındaki bu çocuğun canı çok sıkkındı. Gijs ise çocuğa yaklaşıp nesi olduğunu sordu. Çocuk ise ileride ne olacağına karar veremediğini, ailesinin onun mühendis olmasını isterken kendisi ise ileride politikaya atılmak istediğini söyledi. Gijs çocuğun durumundan çok etkilenmişti. Uzun uzun çocukla sohbet ederek onu sakinleştirdi ve çocuğa neyi yapmayı seviyorsa onu yapmasını, ne pahasına olursa olsun tutkularının peşinden koşması gerektiğini söyledi. Çocuk minnettarlıkla ellerine sarılmış ve teşekkür etmişti.

Beşinci saniyede gördü ki çocuk büyüyünce Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurucusu ünlü diktatör Mao Zedong olmuş. “Aman Tanrım, kırk milyon insanın ölmesinde benim de payım var” diye kendi kendine sordu Gijs.

Altıncı saniyede ise, Gijs tamamen pişmandı. Kendi kendine, kesin cehenneme gideceğini düşündü. Aslında iyilik yapayım derken çok büyük günahlar işlemişti. Ne kadar pişmandı. Gijs kendi kendine: “Keşke bir iki saniyem daha olsaydı da torunlarıma verdiğim o öğüdü geri alabilseydim. Nguyen soyuna layık bir evlat olamadım. Keşke yaptığım iyilikleri önce sonuçlarını düşünerek yapsaydım. Ah, akılsız kafam, ah!” diye düşündü. Gözünden bir yaş süzülürken aynı zamanda da yaşlılığını görüyordu.

Yedinci ve son saniye ise çok farklıydı. Kendisini bir meleğin odasında buldu. İşte o melek Azrail’di. Ona doğru yavaşça yaklaşmaya başladı. O kadar parlak ve o kadar güzeldi ki. Bir an için işlediği günahları unuttu.

Azrail ona doğru yaklaştıkça o korkuyor, yaşamda ise kalbi son kez atıyordu. Bedeninden akan son bir terle beraber yaşam ondan uzaklaşmıştı. Azrail en sonunda Gijs’in yanına sokuldu ve şöyle dedi: “Zaman geldi Gijs! Layık olduğun alemin kapısı önünde. Aç ve içeri gir!”

Gijs sonsuz endişe ve sonsuz huzuru bir anda yaşıyordu. Alem kapısını seyre dalan Gijs yüksekliğinin ve genişliğinin ölçülebilir olmadığını gördü. Böyle haşmetli bir kapıyı açmaya gücünün yetmeyeceğini düşünerek yavaşça itti. Alem kapısı haşmetine rağmen çok hafifti. Yavaş yavaş ardına kadar açıldı.

Ve karşılayıcı melek sözüne devam etti: “Gijs van Nguyen! Cennetin yeni ruhu…”

Demir Demirkır (8A)