Terakkili “Anzak Askeri” Öyküsüyle Üçüncü Oldu

73

Tepeören Yerleşkemizden ortaokul öğrencimiz Ayşe Duru Karaduman (8C), VKV Koç Özel Ortaokulu’nun il genelinde düzenlediği “merhamet” konulu “Mustafa V. Koç Öykü ve Düşünce Yazısı Yazma Yarışması”nda “Anzak Askeri” adlı öyküsüyle 3. oldu.

 Anzak Askeri

O kan dondurucu savaşa biraz olsun mola verildiğini sanmıştı. Taş çatlasa beş dakika, mola da ne mola! Bu mola, Mehmet ve silah arkadaşlarının mermiler tekrar yağmaya başlamadan birkaç rahat soluk almalarına yetmişti ancak. Şubatın başlarından beri İngilizler ve onların sömürgeleri Anzaklarla savaşıyorlardı  Gelibolu’da. Ne kadar zaman geçmişti? Bir hafta? Bir ay? Yoksa nisanın sonuna gelmişler miydi? Yok o kadar olmamıştır, hâlâ buz gibi bir soğukta savunuyorlardı güzelim vatanı.

Bir söylenti yayılmıştı Mehmetçiklerin arasında. Söylenilenlere göre çok yetenekli bir Paşa geçmişti komutaya. Alman generallerle beraber orduyu komuta ediyormuş. Söylentinin devamında ise bu adamın Trablusgarp gibi cephelerde savaştığı hatta Rusları yenilgiye uğrattığı gibi şeyler söyleniyor. Tabi bunlar Mehmet’in kulağına da ulaştı. “Anzaklarda bu aralar bir hareketlilik yok, geri mi çekildiler acaba?” dedi Selim. Daha gencecikti Selim, Mehmet’in aksine. “Umalım da öyle olsun Selim.’’ diyecekken Mehmet, gözcülerden biri koşarak onlara geldi. Mehmet onu tanıyordu, koşarak gelen Sarı Fatih’ti. Pırıl pırıl değildi asker üniforması ama hiçbir zaman da bu kadar kanlı olmamıştı. Saçı sakalı birbirine girmiş, yüzüne gözüne kan bulaşmıştı. Nefes nefese kalmıştı, sanki arkasında bir ordu varmış da kovalıyormuş gibiydi.

“Mehmetçikler! Kardeşlerim! Siper alın, geliyorlar!” demesiyle herkesin ayaklanması bir oldu. “Ne bekliyoruz, cenk meydanına gidelim.” diye bağırdı Selim. O bunları söylemeden Mehmet silahını kavramıştı bile. Komutanlar, teğmenler, herkes çoktan yerlerini almıştı. Onlar için bir karış vatan toprağını kaybetmek, canını kaybetmekten de beterdi.

Büyük, gösterişli ve daha ileri teknolojiyle donanmış ordu; yorgun Türk Ordusu’na doğru yürüyordu. Mehmet ve silah arkadaşları herkes ellerinde ne varsa onlarla savaşmaya çalışıyordu. Öyle bir savaş ki… Göz gözü görmüyor, çığlıklar kulakları sağır ediyordu.

Etraf daha birkaç dakika içinde kan gölüne dönmüştü. Mehmet, yarım saattir bir askerle boğuşuyor, kimin kime üstün geldiği anlaşılmıyordu. Toz toprak içinde kalmış iki insandılar, birbirlerinin yüzlerini hiç görmemiş; boğazlarından çıkan boğuk hırıltılar dışında seslerini hiç duymamışlardı. Tam o sırada bacağında derin bir sızı hissetti Mehmet. Anzak askeri süngüsünü saplamıştı bacağına, acıyla yere yığılıverdi, tam o anda göz göze geldiler mavi gözlü, sarışın, gencecik çocukla. İkisinin de gözlerinde bir ışık parladı belli belirsiz. Nedendir bilinmez Mehmet’i öldürmedi Anzak askeri ya da öldüremedi… Mehmet’i öylece orada bırakıp giderken tanımadığı başka yaşıtlarıyla boğaz boğaza gelecekti, belki de bir köye geçip o korkunç anın bitmesini dileyecekti, kim bilir? Birinin gelip ona yardım edeceği anı beklemesi ona bir asır gibi gelmişti. Mehmet ise duyduğu dayanılmaz acıyla küçük de olsa kurtulma umuduyla o karmaşanın içinde öylece yatıyordu.

Bir süre sonra Mehmet umudu kesmiş, kıpkırmızı olmuş bacağına bakmamaya çalışarak gökyüzünü izliyordu. Masmavi gökyüzü yavaş yavaş kızıllaşmaya başlıyordu. O sırada birinin ona doğru yürüdüğünü gördü. Gelen Anzak askerlerinden biriydi. Beni öldürecek kesin, diye düşündü. Yine de Mehmet’in içinde bir umut doğdu. Acaba ona yardım eder miydi? Bunu çok merak etmişti.

O bunları düşünürken asker gözleriyle çatışmadan sağ kalan biririleri olup olmadığını araştırıyordu, o sırada da Mehmet’in ölü olmadığı fark etti. Yanına yaklaştı. Bacağındaki yarayı gördü, içini bir dehşet kapladı. Bu gencin başına gelenleri ya da nasıl anlaşacaklarını bilmiyordu fakat ona yardım etmesi gerektiğini anlamıştı. Cephede düşmanı olabilrdi fakat bu Türk askerini burada yalnız bırakmayacaktı. Yavaşça Mehmet’i doğrultmaya çalıştı. Zor da olsa kaldırdı onu. İki genç tekrar göz göze geldi, ikisi de baktıkları gözleri hatılamıştı. Mehmet ise o gözlerdeki merhameti görmüş, onun niyetinin kötü olmadığını anlamıştı. Bu askeri biraz inceledi Mehmet. Ne yüksek bir rütbesi vardı ne de cafcaflı bir üniforması. Olsa olsa bir piyadeydi.

Mehmet’in kolunu omzuna yerleştirdikten sonra onu yapabildiği kadar yürütmeye çalıştı. Bir an önce onu Türklerin kampına götürmeliydi. Tam birkaç adım atabilmişken Sarı Fatih onları gördü. Gördü de bizim Anzak askerinin Mehmet’i esir almaya çalıştığını sandı. Sanmasıyla da silahına sarıldı.

“Bırak Mehmet’i Anzak!” dedi.

Anzak askeri, söylenenleri anlamamıştı fakat üzerine doğrultulan silahtan karşısındaki askerin ciddi olduğunu anlamıştı. Mehmet, silah arkadaşına baktı.

“Fatih yapma! O bana yardım etmeye çalışıyor.”

“Hayır, o seni esir almak istiyor.”

“Esir almak istese burada olur muyduk Fatih?”

Fatih bir an duraksadı ve tedirgin bir şekilde “Hayır…” dedi.

“Onun bana gösterdiği merhameti, bizim de ona göstermemiz lazım Fatih. Bize de bu yakışır.”

Fatih, Mehmet’in sözlerini duyduktan sonra silahını indirdi ve Mehmet’i Anzak askerinin omzundan aldı. Anzak askeri ve Mehmet ayrılmadan önce son kez göz göze geldiler. Birbirlerine minnetle bakıp sarıldılar. Böylesine büyük bir savaşın acımasızlığı içinde ikisi de insan olduklarını unutmamışlardı.

Anzak askeri siperlerin arasından koşarak uzaklaşırken Mehmet ve Fatih, onun gidişini izlediler. Mehmet, başkalarının duymasından çekinerek “Umarım Anzak sağ salim evine ulaşır.” dedi sessizce.

Ayşe Duru Karaduman (8C)