Gençler Kültür Tarihini Tartışıyor: Bir Kültürel Tarih Nesnesi ‘Müzik’

257

Tepeören Yerleşkemizden ortaokul öğrencimiz Ege Sarı (6C), bu yıl katıldığı Tarih Vakfı Projesindeki deneyimini ve atölye çalışmalarındaki süreci anlattı:

Bu yıl Tarih Vakfı Projesi’ne katıldım. Bu proje, benim sosyal bilimler alanında yapılan çalışmalar konusundaki düşüncelerimde büyük değişikliklere yol açtı. Projedeki atölyelerle ve okuduğumuz kitapla kültürün tarihsel gelişimini öğrenirken içinde yaşadığım dünyayı, toplumu ve kendimi daha iyi anladım. Popüler kültür, tarih boyunca sanattaki gelişim ve değişim, siyasal kültürün sanata etkisi, 1960 ve 1970’li yıllarda cinsiyet-sanat ilişkisi gibi konularda yeni deneyimler yaşadım.

Öncelikle sizlere bu deneyimimdeki süreçlerden bahsetmek isterim. 12 Aralık 2021 Pazar günü projeye katılan öğretmenler, öğrenciler ve akademisyenler çevrim içi ortamda bir araya geldi ve ilk atölyemizi gerçekleştirdik. İki oturumdan oluşan bu atölye çalışmasının açılış konuşmasını Doç. Dr. Sinan Yıldırmaz yapmıştı. Yıldırmaz konuşmasına, iki düşündürücü soru ile başlamıştı: “Tarih kim tarafından yapılır?” ve “Birey olmak nedir?” Bu sorulara verilen cevaplar ve ardından gelen açıklamalarla aslında bugün bize çok doğal gelen birçok şeyin geçmişte bilinmediğini ve kültürü bizim yarattığımızı öğrenmek, benim için oldukça şaşırtıcı olmuştu.

Açılış konuşmasının ardından atölyenin ilk oturumuna geçtiğimizde, gruplara ayrılarak “kimlik”, “gelenek”, “kültür”, “yaşam tarzı” ve “moda” kavramlarının anlamlarını tartıştık. Bu tartışmaları küçük grup içinde yaparak farklı okullardan arkadaşlarımı daha yakından tanıma fırsatı buldum. Ardından her grubun sözcüsü ulaştıkları sonuçları büyük grup ile paylaştı.

İkinci oturumda ise James Bond’un 1962 yapımı ilk filmi olan “Dr. No” ile 2015 yapımı olan “Spectre” filminin özetlerini okuduk ve afiş, mekânlar, müzik, kullanılan araçlar vb. gibi yönler açısından 53 yıllık süreçteki değişimleri tartıştık. Bu sayede yıllar içinde birçok şeyin değiştiği sonucuna ulaştım.     

Birinci atölyeden ikinci atölyeye kadar olan süreçte, “60’lardan 70’lere 45’lik Şarkılar” adlı kitabı okumaya başladık. Kitabı ilk okumaya başladığımda anlamakta çok zorlandım ve ailemden yardım istedim. Çünkü kitapta anlamlarını bilmediğim çok fazla kavram yer alıyordu. Bu nedenle kitabın başlarını ailemle birlikte tartışarak okumaya başladık. Annem ve babam da kitabı çok sevdi. Hem kitapta bahsi geçen şarkıları hem de anne ve babamın anılarını dinledim. Anne ve babam da bazı noktaları bana açıklamakta zorlanınca 71 yaşındaki dedemden yardım aldık. Aile büyüklerimle yaptığım okumalar sayesinde kitaptaki kavramları anlamaya başladım ve bir süre sonra kitabı yalnız okuyup yorumladım.

Bu kitap; 60’larda ve 70’lerde yaşanan darbelerden, sanatsal gelişmelerden, ülkemizin içinde bulunduğu durumdan ve sanatçıların şarkılarından söz ediyordu. Ben de bu şarkıları dinleyerek şarkıların içinde saklı olan duyguları açığa çıkarmaya çalıştım. Kadın sanatçıların yaptığı şarkıların yanı sıra erkek sanatçıların da o dönemdeki popüler olan şarkılarını dinledim.

İkinci atölyemizde ise bu okuduğumuz kitabı iki arkadaşımız Tarih Vakfındaki diğer öğrencilere sundu. Daha sonra ise “Sözlü tarih çalışması nasıl yapılır?” sorusunun cevaplarını Öğretim Üyeleri Özlem Çaykent ve Gülay Kayacan tarafından öğrendik.

İkinci ve üçüncü atölye arasında ise “60’lardan 70’lere 45’lik Şarkılar”  kitabının yazarı Fehmiye Çelik ve onun yakın arkadaşı Ayhan Akkaya ile sözlü tarih görüşmesi yaptık. Bu çalışmada, yazdığımız sorulara cevaplar aradık. Fehmiye Çelik’e “1960’ların Türkiye’sinde kadın müzisyen, besteci ve şarkıcıların öncülüğünde bağımsız bir kadın hareketinden bahsedebilir miyiz?” sorusunu sordum. Çelik, şu şekilde cevap verdi: “Maalesef bahsedemeyiz, keşke bahsedebilsek. O dönem bağımsız bir kadın hareketi vardı, diyemeyiz ama az önce bahsettik ya talep eden insanlar ortaya çıktı. Özgürlük ve eşitlikle tanıştı insanlar ve bu da farklı kadın tipolojileri de yarattı, kadın imgeleri de ortaya çıktı. Sadece işçi kadınlar değil; devrimci kadınlar, öğrenci kadınlar, köylü kadınlar… Köylerden kentlere az önce söylediğimiz gibi göçle birlikte bu batılı değerler ve modern hayatla karşılaşan kadınların üzerinde giyim kuşamdan tutun, farklı kamusal alanda görülmeye kadar farklı değişiklikler yarattı. Belli bir serbestlik ve özgürlüğü de yanında getirdi ve bunun müzikteki yansıması da söz konusu. Ajda Pekkan ‘Hayat dudaklarda mey, eğlen oyna durma hey, yaşamak ne güzel şey’ diye bir şarkının içinden seslendi ki bu aslında o kadar kolay bir şey değil. Daha özgürlükçü sözlerle seslenmeye başladı. Akabinde ‘Hür doğdum hür yaşarım’ geldi. Kadın söz yazarlarının yazması da tesadüf değil. Ülkü Aker, Fikret Şeneş gibi şarkı sözü yazarları ortaya çıktı. Mesela Ajda Pekkan kadın bayraktarlığı yapan solist olarak ortaya çıktı. Özgürce, cesurca şarkılar içinden seslendi. 60’larda türkülere yönelimden bahsettik. Tülay German ‘Burçak Tarlası’ şarkısında ‘Eydirme fesini kalkar giderim, evini başına yıkar giderim.’ dizeleriyle ağaya başkaldırıyor. Füsun Önal da bu dönemde önemli bir figürdür. Ağırbaşlı ve oturaklı kadını alt üst eden, aklına estiği gibi davranan çılgın kadın tipolojisi çizmiştir. Anadolu’dan aklıma gelen örnek Ayla Algan ki genellikle çok güçlü kadın yorumcular ortaya çıkıyor. Ayla Algan, ‘Koca Öküz’ diye bir şarkıdan sesleniyor ve ölmekte olan öküzüyle konuşuyor. ‘Sen ölürsen tarlayı kim sürecek, bu adam üstüme genç bir kuma getirecek.’ diyor öküze. ‘Aman ölme öküz!’ diyor. Kırsalda imam nikâhı var, kadın üstüne kadınla da evlenilebiliyor. Değişen bir kadın imgesi var. Toplumsal rollerde dönüştürücü değiştirici bir etkisi var.”

Fehmiye Hanım’a ikinci olarak “Toplumsal muhalefet 1960’larda toplumsal cinsiyet eşitsizliğini müzik ile nasıl yansıttı?” sorusunu sordum. Şöyle cevap verdi Fehmiye Çelik: “Toplumsal cinsiyet eşitsizliği bizim toplumumuzda kanayan yara maalesef. Bu eşitsizliği sergileyen bazı şarkılar bizim dikkatimizi çekti bu çalışmada. Mesela, Alpay’ın ‘Fabrika Kızı’ şarkısı. Bu şarkının ‘Bir evi olsun ister, bir de içmeyen kocası’ dizesinde toplumun kadına biçtiği bir rol var ve bu yeniden üretiliyor. ‘Yün öresi elleri her gün ekmek peşinde.’ dizelerindeyse kadının yerini evle sınırlandırıyor. İnsanlar tarafından çok beğenilmiş bu şarkının ‘Fabrikada tütün sarar sanki kendi içer gibi’ dizeleri şarkının en çok etkilendiğim sözleriydi. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğini yansıtan bu şarkının müziği de bir o kadar dokunaklıydı. Müzisyenler zaman içerisinde farkında olmadan benzer içerikli şarkıları yeniden üretmişler. Cem Karaca yıllarca öz eleştiri yapmıştır ‘Namus Belası’ şarkısına. ‘At bizim, avrat bizim, silah bizim, şan bizim’ diye seslenir ki avrat biliyorsunuz kadın demek. Yıllar sonra Cem Karaca der ki ben orada feodal değerleri farkında olmadan yücelttim, diyor. Parlattım diyor. Ne demek yani ‘At bizim, avrat bizim, silah bizim, şan bizim.’ Namus belasına yapılan cinayeti de yüceltiyor, aslında bunun devrimcilikle çok da alakası yoktur. Bugün yazsam bambaşka yazardım, diye öz eleştiri yapıyor. Özgür bir dünya daha özgür kadın kimliğini popülerleştirmek ve kitleler arasında yayılmasını sağlamak adına müzik çok önemli ancak tam tersine geleneksel rolleri üretmek adına da etkisi var. Toplumsal cinsiyet eşitliği, üzerine hâlâ konuşmamız, tartışmamız gereken bir konu.”

Proje grubumuzdaki diğer arkadaşlarımda sorularını konuklara yönelttiler ve görüşmeyi kayıt altına aldık. Bu kaydı Tarih Vakfına gönderdik. Ayrıca öğrendiklerimiz ve kitabın içindeki olaylarla ilgili bir poster çalışması yaptık. Bu posteri üçüncü atölyemizde diğer okullardan arkadaşlarımıza sunduk. Buna ek olarak, yaşadığımız süreci, zorlandığımız zamanları ve öğrendiklerimizi de paylaştık.

Biz bu proje sayesinde geçmişimize geri döndük ve o dönemdeki popüler kültürleri inceledik. Ayrıca olaylara farklı açılardan bakmayı da öğrendik. Atölyelerdeki diğer okulların sunumları da bize yeni bakış açıları kazandırdı. Bu projeye katıldığım ve projeyi başarılı bir şekilde devam ettirip sonlandırdığım için çok mutluyum. Bütün bilgiler için öncelikle öğretmenlerime, arkadaşlarıma, yazarlara, akademisyenlere, konuklara ve Tarih Vakfına çok teşekkür ederim. 

Ege Sarı (6C)