Terakkili Öykü Yazma Yarışmasında İstanbul 1.si

782

Levent Yerleşkemizden ortaokul öğrencimiz Asya Nefesoğulları (6J), İstanbul Erkek Liseliler Eğitim Vakfı Özel Ortaokulunun 7 – 25 Mayıs tarihleri arasında düzenlediği Çocuklar İnsandır” konulu öykü yazma yarışmasında “Göç” yazısıyla İstanbul 1.si oldu.

Göç 

Dicle, Gönlübol Apartmanı’nın kapısından hızla geçti. Sırtında okul çantası, asansörle en üst kata çıktı. Anahtarını çıkarıp eve girecekken vazgeçti, karşı dairenin zilini çaldı. Kapı açıldı:

– Babaanne çok susadım, diyerek mutfağa daldı.

– Kuzum bu ne hâl?

– Voleybol antrenmanım vardı, çok terledim; susadım.

– Haydi, elini, yüzünü yıka! Börek yaptım, çay da var. Bir tabak vereyim Fırat ağabeyine de götür. Evde çalışıyor.

– Babaannem benim! Selvinaz’ım.

– Eskiden her mahallede bir çeşme vardı, çeşmenin başında duvara zincirle bağlı bir bakır maşrapa. Kimse yanında su taşımazdı. Evlerde şehir suyu kullanılır, çeşmeye avcumuzu dayar; içerdik. Şimdi tarihi çeşmeler dışında çeşme kalmadı. Onlar da akmayan musluklarıyla anlamsız birer yapı. Sokakta herkesin elinde bir su şişesi…

– Babaanne, geçen gün okulda Uygur Türkleri’nin Göç Destanı’nı okuduk. Bütün hayvanların “Göç! Göç!” diye bağırarak kuraklaşan Orta Asya’dan kaçışı, bir film karesi gibi aklımdan çıkmıyor. Bu sözler yaşlı kadını çocukluğuna götürdü.

Annesinin elinden tutmuş, babasının ardından Harran pazarında yürüyordu. Pazarda kat kat işlemeli havlularla soğukluğunu muhafaza ettiği dondurma kazanına, pırıl pırıl kalaylı kaşığıyla vurarak bağıran bir dondurmacı vardı. Kazanı açtığında etrafa mis gibi sahlep kokusu yayılıyordu.

– Baba, dondurma alsana!

Babası; ürettikleri peyniri, tereyağını, yumurtaları satmış; kazandıklarıyla eve gerekli olan şeyleri almış, parayı hemen hemen tüketmişti.

Önce duymazdan geldi. Çocuk, kocaman kara gözleriyle yalvarıyordu:

– Baba, dondurma alsana!

Baba, dondurmacıya:

– Küçüklerinden ver bir tane, dedi.

Küçük kız, diline buz gibi değen mutluluğu sonsuza dek saklardı, dondurma erimeseydi. Sonra geceleri annesi ile babasının konuşmalarını anımsadı. Babası, çaresiz susuyordu. Annesi:

– Adana’ya pamuk toplamaya gidelim. Bak, ağamgiller gitti, geçen kışı rahat geçirdiler. Kurak tarlalar, bu horantaya yetmiyor işte!

Annesi, en küçük kardeşi ve babası diğer çocukları ninelerine bırakıp gittiler. Selvinaz, onları çok özledi. İki ay sonra döneceklerini duyduğuna sevindi ama nedense nenesi ve dedesi ağlıyordu. Nenesi:

– Bakamadılar, bebeğe! Adana’nın sıcağına, sıtmasına dayanamadı yavrum, diye dizlerini dövüyordu.

Annesi ve babası, küçük kardeşinin cenazesiyle geldiler. Çocuk, tarladaki çadırda yediği meyvelerden ishal olmuş, küçücük bedeni su kaybına dayanamamıştı. Babası:

– Irgat başı, anası emzirmeye gittiğinde bile söylenirdi, gece olunca sinekler sefaletimizin üstüne saldırıyordu. Yoksulluktan, pislikten kaybettik bebeği. Ceyhan’daki doktor: “Adana’ya götürün, hastaneye yatırın.” demişti. Götüremedik!

Babanın çaresizliği, gözlerinden yaş olup dökülüyordu. Bir daha evde “Adana” lafı edilmedi.

Fırat ve Dicle Nehirleri ve onları besleyen ırmaklar arasındaki Harran Ovası, her yaz daha bir kuraklaşıyordu. Güneş; toprağın suyunu alıyor, bir daha da vermiyordu. Karakıştan beri yağmur yağmamış, toprak susuzluktan çatlamıştı. Umutları baharda, yüksek dağların doruklarındaki karlardaydı. Komşu köydekiler yağmur duasına çıktılar ama nedense Tanrı, onları duymadı, yağmur yağmadı. Pamuğun en kalitelisini, karpuzun en tatlısını üreten toprak; suya hasret kalınca kısırlaştı, insanları beslemez oldu.

Artan nüfusla birlikte toprak küçüldü. Önceleri taşıma suyla ürettikleri mercimek, nohut, Antep fıstığı ve yaz sebzeleri artık kendilerine bile yetmez oldu. Anadolu’nun ilk üniversitesini kurmuş olmakla övünen Harran, susuzluğa çözüm bulamıyordu.

Ankara’dan milletin vekilleri, bakanlar geldiler. “Fırat’ın üstüne baraj yapalım, Güneydoğu Anadolu Projesi ile sulu tarıma geçelim.” dediler.

Harran ile ilgili en son hatırladığı, o yıl binbir ümitle diktikleri buğday; yağmur yağmayınca başak vermedi. Buğday; birer altın diş gibi doldurduğu başakları doldurmadı. Toprağın yarıklarından çıkan karıncalar bile, sıcaktan tekrar toprağın altına kaçıyordu.

Selvinaz’ın ninesi:

– Gidin, oğul buralardan. Bu memleket bizi beslemiyor artık.

Selvinaz’ın dedesi:

– Ne diyorsun sen, çocuklarımız gitsin de ocağımız mı sönsün?

– Ocağın bata senin! Görmüyor musun? Çocuklar aç, çaresiz. Büyük şehirde iş vardır, okul vardır, her şey vardır.

Sonra İstanbul… İlk kez denizi gördüğünde vapura binmekten korkmuştu Selvinaz. Babası daha önceden gelmiş, büyük ağabeyiyle birlikte amcaoğulları gibi pazarcılık yapmaya başlamıştı. Zamanla her şey yoluna girdi. Bir ağabeyi sanayide, diğeri demir doğramacıda iş tuttu. Selvinaz, ablasıyla konfeksiyonda çalışmaya başladı.

En küçük kardeşleri okuyacaktı. Okuyup mühendis olacak Harran’a baraj yapacaktı. İstanbul kocamandı, onları da almıştı işte.

– Eyyy, Babaanne! Dalmışsın yine.

Selvinaz Hanım:

– İyi oldu gelmemiz, iyi. Çocuklarımın hepsini okuttum. Hepsi de başını kurtardı, hayırlı evlatlar oldular.

– İyi ki gelmişsiniz babaanne. Yoksa Samsunlu Sefer Gönlübol, seni nereden bulacaktı Harran’da?

Birçok insan büyük şehirlere hatta başka ülkelere göçtü. Biz hayatımızı değiştirdik ama kalanlar Atatürk Barajı yapılana kadar çok sefalet çektiler çok. Çocuklarımızı yaşatmak için düştük yollara. Bir ümitti bizi yaşatan, hayata bağlayan.

Asya Nefesoğulları (6J)