Terakkili Geleceğe Dünden Hazır

Hızlı bir değişimin içindeyiz. Bu değişim hızlı olduğu kadar birçok şeyi kökten değiştirecek kadar da güçlü ve derinden. Sadece gençleri ya da yaşlıları değil her yaştan herkesi etkiliyor. Gidişata bakılırsa durulacak gibi de değil. Tam tersine giderek daha da hızlanacak, daha da derinden her şeyi etkileyecek.

Bazen farkında olduğumuz, bazen de farkında olmadığımız bu değişimi analiz etmek için dışarıdan bir göz ile son 10 yıla bir bakmak yeterli. Sadece dünyanın en değerli şirketlerine ya da en zengin işadamlarına bakmak bile tabloyu ve değişimi görmemiz için yeterli.

Değişimin en temel dinamiklerinden biri teknolojideki hızlı gelişim. Bu gelişimin gerek ekonomik gerek ise sosyal etkileri çok güçlü.

İşte böyle bir dünyada ve böyle bir zamanda eğitimin değeri daha da önemli hale geliyor. Ezberci, “düz akılla” verilen eğitimlerin öğrencileri değil geleceğe, o ana bile yetiştiremediğinin artık herkes farkında, bilincinde. Öğrencilerini geleceğe ve değişime hazırlayanlar, onları 21. Yüzyıl becerileri ile donatanlar ise gelecek öngörülen ya da öngörülemeyen ne getirirse getirsin biliyorlar ki öğrencileri hızlıca adapte olabilecek ve en önde koşmaya devam edecek.

Bu eğitim felsefesini en iyi özetleyen projelerimizden biri 2004 yılında başladı. “En az yakıtla en uzak mesafeye” sloganıyla 1985 yılında başlayan, geçen yıllar içinde dünyanın en büyük öğrenci inovasyon yarışmalarından biri haline gelen Shell Eco-marathon yarışmasına katılmak için Terakkili öğrenciler öğretmenlerinin mentörlüğünde Team TERAKKİ’yi kurdular. Bir yıl içinde ilk Shell Eco yarış araçlarını tasarlayıp, ürettiler.

Team TERAKKİ, 2005 yılında ülkemizden Shell Eco-marathon Europe yarışmasına katılan ilk takımlardan biri oldu ve Fransa’nın ünlü Nogaro pistinde yarıştı. Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden gelen ve de çoğu da üniversite öğrencilerinin oluşturduğu takımlar arasında bir Türk lise takımı da artık yer alıyordu.

Team TERAKKİ, ilk Shell Eco yarış deneyimlerinden de faydalanarak ertesi yıl ikinci arabasını tasarladı ve üretti. “Fare” adındaki bu araç yarışmayı takip eden yabancı basının da ilgisini çekmeyi başardı (bu araç uzun yıllar Rahmi Koç Müzesinde sergilendi). Daha sonra ise “kopozit” teknikleri de kullanılarak üretilen üçüncü araç “dünyaya geldi”.

Prototip kategorisinde 1 litre benzin ile 89 km’lik skor ile başlayan proje 7. yılında 1 litre benzin ile 492 km’ye ulaştı. Benzinli ve etanollü içten yanmalı motorların ardından elektrik kategorisine geçildi ve araç benzin yerine elektrik ile çalışır hale getirildi. Artık hedefte geleceğin alternatif enerji kaynakları vardı.

Prototip araçlar kategorisinin ardında 9. yıl daha büyük araçların olduğu yarışmanın “ağır sıkleti” olan Urban Concept (Şehir Konsepti) kategorisine geçildi. Günlük hayatta kullanılabilecek tamamen elektrikli arabalar üzerinde başlayan çalışmalar sonucu 2012 yılında ilk Urban Concept yarış aracı tasarlandı ve 2013 yılında üretildi. Shell Eco-marathon Europe 2013’ten itibaren bu alanda çalışmalara devam edildi.

İkinci Urban Concept olacak 5. aracın tasarımı 2016 yılında; üretimi ise 2017 yılında başladı. Bunların yanında Tepeören Yerleşkesinde 2015 yılında kurulan diğer Shell Eco Takımımız Turbo TERAKKİ, Team TERAKKİ ile birlikte çalışmalarını sürdürüyor. Kurallar gereği iki takım aynı kategori ve aynı enerji dalında olamadığından dolayı Turbo TERAKKİ “prototip” kategorisinde çalışmalarını sürdürüyor. Turbo TERAKKİ de 2016 yılında başlayan yeni aracının tasarım sürecini tamamlayıp bu yıl üretimine başladı.

2004 yılında başlayıp günümüze kadar kesintisiz devam eden bu projede birçok öğrenci yer aldı. Bunlar projenin tasarım, mekanik, elektronik, malzeme temini, pilotaj, sponsor ilişkileri, iletişim gibi en az bir kolunda yer aldılar. Birçoğu da birden fazla alanda yer aldı.

Projenin içinde derslerde ve laboratuvar çalışmalarında öğrendiklerini kullanma ve uygulama şansı buldular. Tasarım, mekanik ve elektronik dallarında kendilerini birer mühendislik öğrencisi gibi geliştirdiler. Araştırdılar, geliştirdiler. Yaratıcı ve inovatif tasarımlar yaptılar. En uygun malzemeleri araştırıp temin ettiler. Tasarladıklarını günümüzün ileri teknolojilerinden faydalanarak imal ettiler, ürettiler. Kendi tasarımları ve üretimleri olan araçlarıyla yarıştılar. Geleceğin verimli, akıllı, doğayı kirletmeyen ulaşım araçlarını geliştirmek için hem “akıl teri” hem de “alın teri” döktüler, emek harcadılar.

Projenin çıktısı her ne kadar üretilen araçlar gibi görünüyorsa da bunlar sadece buzdağının görünen, su üstündeki kısımları.

Bunları yaparken de bir takım olarak çalışmayı, birlikte tasarlamayı, birlikte üretmeyi, birbirlerini tamamlamayı öğrendiler, becerilerini ilerlettiler. Ürettiklerinden en iyi şekilde faydalanmayı, emeklerinin karşılığını en iyi şekilde almayı öğrendiler.

Öğrencilerimizin daha lise sıralarında böyle büyük bir proje içerisinde tasarlamayı, tasarladıklarını üretmeyi ve bunu en faydalı şekilde kullanmayı öğrendikleri, deneyimledikleri; onların hem akademik, hem iş kariyerlerini, hem de kişisel gelişimlerine büyük katkılarda bulundu.

2004 yılından bu yana Shell Eco projesinde yer alan öğrencilerimiz başta mühendislik olmak üzere temel bilimlerden sanata birçok dalda yollarına devam ettiler. Bunlar arasında otomotiv alanında tasarımları patente dönüşüp otomobillerde kullanılanları bile var.

Ziya Bahtiyar
Fen Projeleri Koordinatörü
Terakki Vakfı Özel Şişli Terakki Lisesi/Fen Lisesi

 

Ekonomist Burak Ünaldı 22. Kariyer Günlerimizde Konuğumuzdu

0

Psikolojik Danışma ve Rehberlik Servisimiz, öğrencilerimizin üniversite ve meslek seçimlerinde doğru karar verebilmelerine yardımcı olmak için tüm seneye yayarak gerçekleştirdiği 22. Kariyer Günleri etkinliklerine Meslek Tanıtımı ile Levent Yerleşkemizde başladı. Üniversitede “Ekonomi” eğitimi almak isteyen lise 11 ve 12. sınıf öğrencilerimiz, 10 Ekim Salı günü Girişimci, Ekonomi Yazarı, TAMPF (Türkiye Alışveriş Merkezleri ve Perakendeciler Federasyonu) Genel Sekreteri Burak Ünaldı’yla buluştu.

Ünaldı, öncelikle öğrencilerimize ekonomi okumaya nasıl karar verdiğini anlattı. İlk işini, iş yaşamındaki süreci, meslek hayatının sürdürürken ekonomi ile ilgili çalışma alanlarının yapısının ve iş kollarının çehresinin değişiminden bahsetti. İşletme ve ekonomi bilimi arasındaki farklardan söz etti. İşletme Bölümünün, gündelik pratiklere odaklandığını; Ekonomi Bölümünün ise ekonomi bilimine ve arz-talebe odaklandığına değindi.

Kariyer öykülerini anlatan kişilerden çoğunlukla iyi hikayelerin duyulduğunu ancak başarısızlık öykülerinin de öğretici olduğunu söyleyen Ünaldı, ekonomist olarak girdiği iş yaşamında yatırım uzmanı olarak yaşadıklarını, iki kere girişimcilik yapıp birinde başarısız olduğunu ve kendisinin bir girişimci olmadığını fark ettiğini paylaştı.

Ekonomist olmayı hedefleyen öğrencilere; ekonomiyle ilgili dergiler ve haberler ilgilerini çekiyorsa bu bölüme odaklanmalarını tavsiye etti.

Ekonominin diğer adıyla İktisadın; günümüzde gerek filmler gerek bu mesleği icra edenler tarafından popülerleştirilmiş ve havalı bulunan bir meslek olarak karşımıza çıktığını dile getirdi. Ardından, Ekonomi Bölümünün; sayılarla arası iyisi olan, ekonomi kanallarını sabah izlemeden güne başlayamayan, dünya ekonomisini günlük takip eden insanlar için uygun olduğuna, sadece havalı olduğu için seçildiği durumda, sonu mutsuzluk, öfkelenme ve erken yaşlanma ile sonuçlanan bir eziyete dönüştüğünü vurguladı. Ekonomi Bölümü her ne kadar, broker, borsa uzmanı, finansman danışmanı, analizci gibi ekonominin içinde aktif rol oynayan meslekleri çağrıştırıyor olsa da, ekonomi okumanın olaylara analitik bakmayı öğrettiğini, ekonomistin, arz talep dengesini, talebe yönelik arz yapması gerektiğini bildiğini ve her mesleği yapabildiğini anlattı.

Kariyer seçimini yapacak öğrencilerimize; herkesi dinlemelerini, her fikre açık olmalarını, mümkün olduğunca veri toplamalarını ve kendi kararlarını vermelerini, ben ne yaparım sorusuna bakmaları gerektiğine sık sık vurgu yaptı. Sonra, öğrencilere para kazanamasalar da bu işi yaparım diyecekleri meslekler seçmelerini önerdi. Hayal gücümüzden kıymetli bir şey olmadığının, yaşadığımız her anın tadını çıkartmanın, her tür zorluk karşısında mücadele etmenin, kendi içimizde kendimize neler söylediğimizin, “Bütün genellemeler yanlıştır.” sözüne odaklanmanın önemli olduğunu paylaştı.

22. Kariyer Günlerimiz kapsamında bu yıl gerçekleşecek diğer etkinliklerimiz; Yükseköğretime Hazırlık Konferansları, Başarı Öyküleri, Meslek Tanıtımları, Üniversite Terakki’de: Tadımlık Dersler, İş Dünyası Üniversite Adayları İle Buluşuyor, Boğaziçi, İTÜ, Koç, Sabancı ve Acıbadem Üniversite Gezileri, Üniversitelerin Bursluluk Programlarının Tanıtımı: Sunny, Koç Anadolu Bursluluk Programı, Özyeğin Fırsat Eşitliği Bursu, BAU Apply Tanıtımı, Geleceğin İnsan Kaynakları Eğilimi ve Kariyer Planlaması, Sömestri ve Yaz Tatili Meslek Gözlem Çalışmaları, Mesleğe Göz KIrpmak: Dekanlarla Buluşma” ve “Tercih Konferansı.

“Dostlarımız” Projesinin On Birincisi Gerçekleşti

0

Her iki yerleşkemizde “Dostlarımız” projesi kapsamında 4 Ekim Hayvanları Koruma Günü etkinlikleri 2 – 6 Ekim tarihleri arasında gerçekleşti. Anaokulu çocuklarımız ve ilkokul öğrencilerimiz, yaratıcı drama öğretmenlerimizin rehberliğinde düzenlenen proje etkinlikleriyle hayvan sevgisi, hayvanları koruma, hayvan haklarına saygı duyma ve sosyal sorumluluk bilinci konusunda farkındalık kazandılar.

Anaokulu çocuklarımız ve ilkokul 1 – 4. sınıf öğrencilerimiz, hayvan barınaklarına teslim etmek üzere köpek mamaları getirdi. 6 yaş çocuklarımız, “Hayvanlar Yarışıyor!” drama çalışması kapsamında onlar için belirlenmiş günde bir hayvan kostümü giyerek okula geldi. Tüm hayvanların farklı özelikleri ile doğaya renk kattıkları ve doğanın bir parçası oldukları ana fikrini masal, oyun ve danslarla işlediler.

İlkokul 1. sınıf öğrencilerimiz, “Pöti Ve Dede” ile “Pöti’nin Gri Dişi” kitaplarının yazarı Gökçe Gökçeer’le buluştu. Öğrencilerimiz, köpeklerle doğru iletişim kurmanın yollarını öğrenirken aynı zamanda da gerçek bir kahraman olan Pöti’yi tanıdı ve barınaklar hakkında bilgi edindi. Etkinlik sonunda Gökçeer, Pöti serisini öğrencilerimiz için imzaladı

İlkokul 3. sınıf öğrencilerimiz, Yazar Renan Özdemir’le söyleşti. Özdemir, ilk kitabı olan “Çıtı Pıtı Kedi Olmak İstemiyorum”un öyküsünü eğlenceli bir şekilde öğrencilerimize anlattı. Masal tadındaki söyleşinin ardından da öğrencilerimizin kitaplarını imzaladı.

İlkokul 1. sınıf öğrencilerimiz, Çizgi Film Kulübümüzün 2015 yılında yaptığı ve “Dostlarımız” projesinde de daha önce tiyatro olarak yer alan “Tarçın” adlı çift dilli, müzikal çizgi filmi; 3. sınıf öğrencilerimiz; radyo programcısı, kısa film yönetmeni, hayvan hakları aktivisti ve köşe yazarı Tolga Öztorun’un çektiği, Yedikule Hayvan Barınağı’nın bir gününü anlatan “Sıradan Bir Gün” adlı belgesel filmi izledi.

İlkokul 2. sınıf öğrencilerimiz, dünyaca ünlü Yazar Sven Nordqvist imzalı Pettson ve Findus adlı çocuk kitapları serisinden uyarlanan “Fırıldak Kedi Findus” filmini izleyerek nitelikli iki sanat yapıtıyla tanıştı.

Terakkili Amerika’da Dönüştürücü Fikirlerin Tartışıldığı Uluslararası Bilim ve Mühendislik Konferansında

Levent Yerleşkemizden lise öğrencimiz Baran Atameriç (9 B), Amerika’nın Alabama eyaletinde 5 – 9 Kasım tarihlerinde gerçekleşecek, uluslararası SDPS* (The Society for Design and Process Science) 2017 başlıklı konferansa katılacak. Disiplinler arası ve entegre bilimlerin araştırılması ve geliştirilmesi üzerine düzenlenecek konferansta öğrencimiz, STEM (Science, Technology, Engineering, Mathematics) alanında yapılacak atölye çalışmalarında yer alacak.

SDPS’nin düzenlediği, ana teması “Emerging Trends and Technologies in Convergence Solutions” olan konferansta; bugünün bilimi, tıbbı ve teknolojisinin birbiriyle bağlantılı disiplin odaklarından ortaya çıkan son derece karmaşık sistemlerinin geniş olanakları araştırılacak. Konferanstaki diğer başlıklar; “Transformative Education”, “System and Design Science”, “Advanced Technologies & Applied Science” ve “Software Engineering and Communication Systems” olacak.

Öğrencimiz SDPS konferansına neden katılmak istediğini şu sözlerle anlattı: “Nobel ödülüne aday ve metal yorgunluğunu anlamaya çalışan bir grup bilim insanının projesi dikkatimi çekti. Atomun, elektronlarının orbitallerde dönmek yerine, çekirdekten orbitallere doğru hızlıca girip çıktığını kuantum fiziği ile kanıtlamaya çalışıyorlar. Elektrik mühendisi, makine mühendisi, fizikçi, kimyager ve diğer çeşitli alanlardan bir araya gelen bilim insanları ve uzmanlar bu projede yer alıyorlar. Bu kişilerin düşünce sistemlerini ve çalışma şekillerini merak ediyorum. Bunun yanı sıra, fen ve matematiğe ilgi duyuyorum, kabiliyetimin olduğunu düşünüyorum. Ayrıca üniversite eğitimime MIT’de (Massachusettes Institute of Technology) devam etme hedefim için bu tür konferans ve çalışmalara katılmam gerektiğini düşündüm. Bununla birlikte, konferansta bulunacak Nobel ödülü sahipleri ve Nobel ödülüne aday katılımcılar ile tanışmak, onların düşüncelerini anlamak ve onlarla iletişim kurabilmek için, her yıl düzenlenen SDPS konferanslarına katılmak üzere başvurdum.”
 

*Teknolojik ilerlemeyi dönüştürme potansiyeline sahip disiplinler arası araştırmalara odaklanan akademisyenler, araştırmacılar ve sanayicilerin bir araya geldiği uluslararası bir kuruluş.

Terakkili Öğrenciler Doğru Bilgiyi Etkili Kullanmayı Öğreniyor

0

Her iki yerleşkemizden ortaokul 6. sınıf öğrencilerimiz, 2 – 6 Ekim tarihleri arasında Sosyal Bilgiler dersinde doğru ve güvenilir bilgiye ulaşmada temel olan bilimsel araştırma aşamalarını öğrendi. Bu aşamaları etkili ve verimli kullanmak için uygulamalı kütüphane çalışması yaptılar.

Öğrencilerimiz bu çalışmada “Atatürk’ün sosyal bilimler alanında yapmış olduğu çalışmalar nelerdir?” sorusuna cevap aradılar. Araştırma sorusuna yönelik varsayımlar oluşturarak araştırmanın sınırlarını belirlediler. İleri sürdükleri varsayımlarından hareketle kütüphanedeki basılı ve web tabanlı kaynakları araştırdılar.

Varsayımları destekleyen veya çürüten bilgileri elde ederek doğru olup olmadığını tespit ettiler. Elde ettikleri bilgiler ışığında Atatürk’ün Sosyal Bilimler alanındaki çalışmalarını, bu çalışmaların amacını ve örneklerini neden sonuç ilişkisi içinde kanıtlayan ve yorumlayan araştırma sonuçlarını kendilerine dağıtılan bilimsel araştırma raporlarını doldurarak ortaya koydular. Araştırmada kullandıkları kaynakları akademik yazım kurallarına uygun şekilde bir kaynakçada gösterdiler. Hazırladıkları raporları sınıf ortamında sunarak arkadaşları ile paylaştılar.

Akademik dürüstlük ilkesini temel alarak yaptıkları bu çalışmayla öğrencilerimiz bilim dünyasındaki yolculuklarına sistemli ve evrensel bir rehber eklediler.

Öğrencilerimizin araştırma ve sorgulama becerilerini geliştirmek, akademik dürüstlüğün önemi ve gerekliliğini kavramalarını sağlamak amacıyla Terakki’de disiplinler arası çeşitli birçok ders ve etkinlik düzenleniyor. Kütüphanecilerimiz Günay Yıldız Yılmaz ve Nurcan Zenginer’in ilkokulumuzda öğrencilere 21. yüzyıl becerileri kazandırmak için yaptıkları çalışmalardan bahsettiği yazısını okumak için tıklayınız

Korkudan Cesarete

“Korku, bazen ayaklarımıza kanat takar, bazen de ayaklarımızı yere çiviler.”
Montaigne

İnsanın en temel ve en eski duygulanımlarından biridir korku. Doğduğumuz andan itibaren başlarız korkmaya ve hep bir şeylerden korkarak devam ederiz yaşamaya. Karanlıktan, yalnız kalmaktan, hayaletlerden, yüksekten, başarısızlıktan, bazen de başarılı olmaktan, yalandan, terk edilmekten, kaybetmekten, ölmekten, yaşamaktan, geç kalmaktan, bilmemekten, sevmekten, sevilmemekten, acı çekmekten, gök gürültüsünden, uçağa binmekten, ayrılmaktan, büyümekten, parasız kalmaktan, belirsizlikten, sınavdan, yılandan, böcekten, asansöre binmekten, korkmaktan…

Var olduğumuzu hissettiğimiz andan itibaren bize eşlik eden korku duygusu yaşamımızdaki tüm kararlarımıza ya da kararsızlıklarımıza neredeyse yön verir, gerçekleştirdiğimiz tüm değişimlerde kendini hissettirir. Aslında yalnızca bireysel tarihimizi değil, insanlık tarihini de korkularımızın yönlendirdiğini söyleyebiliriz. Doğanın bilinmezliği ve korkutuculuğu karşısında mağaralara sığınan ilk insanlardan günümüze pek de bir şeyin değişmediğini rahatlıkla görürüz. Hala doğayı kontrol altına alma çabaları, teknolojik ilerlemeler, tıbbın ölümsüzlük arzusunun gün geçtikçe şiddetlenmesi, bireysel yaşam alanlarımızın kısıtlanması, güvenlik endişesi nedeniyle sitelerde yaşanmaya başlanması… Örnekleri çoğaltmak mümkün. Öyleyse burada şu soruları sorabiliriz? Korku bir engel midir? Yoksa insanı koruyan dahası onun gelişimine neden olan yararlı bir düzenek midir?

Güzelsoy (2012), “Değil Efendi’nin Renk ve Korku Meselleri” adlı romanında kahramanlarına bu soruları sordurtur. Kahramanlarından ilki korkunun ne kadar vazgeçilmez olduğunu anlatır. Korkunun olmadığı bir dünyada kendimizi ve sevdiklerimizi koruyacak donanımı elde edinemezdik. Korku olmasaydı duyarsız, saldırgan varlıklar olurduk. Hiçbir tehlike için önlem alamaz, çöker giderdik. Korkusuz bir dünya zalim olmak zorunda kalırdı; çünkü bizi başkalarını incitmekten alıkoyacak becerileri edinemezdik. Korku aklın, sağduyunun, sağlıklı bir hissedişin kılavuzudur. İkinci kahraman ise korkunun ne kadar berbat bir şey olduğunu anlatır. Korku bizi zevkten mahrum eder, onun olduğu yerde haz olamaz. Korku yüzünden aşkımızdan, tutkumuzdan hatta bazen yaşamımızdan vazgeçeriz. Korku yüzünden tüm potansiyelimizi heba ederiz. Korkunun olduğu bir yerde başka bir duygunun yaşama şansı kalmaz; çünkü korku kanser gibi yayılır.

Peki, bu iki kahramanın içinden çıkamadığı, açık bir cevap veremediği bu sorulara biz nasıl yaklaşacağız? Aslında her iki düşüncenin de haklı olduğunu söyleyebiliriz. Korku engel olabildiği kadar, eğer dönüştürülebilirse bizi geliştiren bir sürecin başlamasına de neden olur. Korkuyu dönüştürebilme noktasına ise ancak korkunun ne anlama geldiğini yani neden korktuğumuzu kavrayarak varabiliriz.

İnsan Neden Korkar? “Korku” Nedir?

Korku kavramını açıklarken kaygı ve fobi kavramlarına da değinmek gerekecektir; çünkü korkunun ne anlama geldiğini ve nasıl bir işlevi olduğunu bu kavramlar sayesinde açık bir şekilde görebiliriz. Korku “Gerçek bir tehlikenin ya da tehlike olasılığının, düşüncesinin uyandırdığı kaygı duygusu” olarak tanımlanmaktadır. Aynı zamanda “kötülük ve zarar gelme olasılığı” anlamına da gelir. Bu duygu tüm canlı türlerinin düşmanlık ve tehlike karşısında yaşamda kalmasına olanak tanır. Korkumuz bizi korur.

Kaygı ise “Kötü bir şey doğacak diye duyulan üzüntü, tasa” anlamına gelmektedir. Bu iki kavram sıklıkla birbirinin yerine kullanılmakla birlikte korku ve kaygı arasındaki ilk ayrımı felsefeci Soren Kierkegaard yapmıştır. Kierkegaard (1999), “Kaygı kavramı” adlı yapıtında, kaygının hep belirsiz olduğunu buna karşılık korkunun belli bir şeye yönelmiş olduğunu, bir nesneye bağlı olduğunu belirtmiştir. Bu nesne bazen bir köpek, bazen bir hayalet vb. olabilir. Sigmund Freud da aynı şekilde kaygıda nesne olmadığını, kaygının içsel bir nedenden (içsel çatışmalardan) kaynaklandığını ve bilinçdışı olduğunu söyler.  Yani insan bilinçli bir şekilde neden kaygılandığını bilemez. Korkuda ise bir nesne vardır, dolayısıyla adlandırılabilir, tanımlanabilir. Bu yüzden korkuyla daha kolay baş edilebilir. Kaygının getirdiği bilinmezlik ve belirsizlik karşısında benlik korkulan bir nesne üretecek ve bu şekilde kontrolü de sağlamış olacaktır. Kontrolü sağlamak demek rahatlamak demektir. Öyleyse korkunun en büyük işlevinin benliği bir anlamda rahatlatması olduğunu söyleyebiliriz. Aslında bu durum oldukça tanıdıktır. Hepimiz çocuklarla olan deneyimlerimizden biliriz ki, çocuklar korktuğu şeyleri görmek, sıkça da onlarla ilgili konuşmak isterler. Örneğin korktukları bir çizgi film karakteri varsa o çizgi filmi korkarak izlerler, yatarken hayalini kurarlar, her an karşılarına çıkmasından korkarlar. Aynı zamanda onunla ilgili konuşuyor olmaktan, bu korkunun gündemde olmasından bilinçdışı bir haz da duyarlar. Hatta korkulacak bir şey olmadığı onlara açıklanmaya çalışıldığında direnç gösterirler. Sanki korkuları ellerinden alınacakmış gibi hissederler. Bunun nedeni kendilerini kaygıya karşı koruyan korkuya bir süre daha ihtiyaç duymalarıdır.

Fobi ise “Kişinin belirli nesneler ya da durumlar karşısında duyduğu, kapıldığı, baskılı, kaygılı, olağan olmayan, hastalık derecesinde korku” olarak tanımlanmaktadır. Korku beklenmediklik, birdenbirelik ve şaşkınlığa bağlıyken fobide söz konusu olan bir bekleme durumudur. Fobi bir anlamda korkudan korkmaktır. Daha doğrusu korkunun gelmesinden, korkulu durumun ortaya çıkmasından kaygılanmaktır (Parman, 2004). Örneğin köpek fobisi olan birini düşünelim. Bu kişi neden korktuğunu bilmekte ve korktuğu durumla yani bir köpekle karşılaşmaktan korkmaktadır. Bu nedenle korktuğu durumla yani bir köpekle karşılaşmamak için kendince önlemler almakta, durumu kontrol etmeye çalışmaktadır. Nasıl bir nesneden korktuğunu bilmekte, onu tanımakta ve adlandırmaktadır. İçsel kaygılarını tek bir durum üstünde (köpekler üzerinde) toplayarak ruhsal olarak bir anlamda rahatlamıştır. Yaşamın tüm alanlarına yayılmış nedeni belirsiz bir kaygı yerine şimdi yalnızca neden korktuğunu bildiği bir durumla karşı karşıyadır.

Tüm fobik yaşantıların temelinde karanlık, sessizlik ve yalnızlık olduğunu belirtir (Assoun’dan aktaran Parman, 2004). Zaten karanlık tüm belirsizlikleri gündeme getirir, sessizlik ise yalnızlığı. Çocukluktan yetişkinliğe uzanan tüm korkularda bu üç durumu rahatlıkla görürüz. Uçak korkusunu düşünelim ya da asansör korkusunu, âşık olmaktan ya da terk edilmekten korkmayı… Daha çocuksu korkuları da düşünebiliriz; hayalet, canavar, hırsız, yabancı korkusunu… Hemen hepsinde varlığımızı tehdit eden karanlığı, yalnızlığı, sessizliği, belirsizliği fark etmemek mümkün mü?

Korku ile ilgili üzerinde durulması gereken konulardan bir tanesi de, korkulan nesnenin bilinmesinin korku duygusunu her zaman ortadan kaldırmadığıdır. Yani korkmak için her zaman gerçekçi bir neden olması gerekmez; çünkü korku algıya bağlıdır. Yani korkmanın, korktuğumuz nesnenin bizim için özel, içsel bir anlamı vardır. Özellikle fobik durumlarda kişi zaten korkusunun doğal olmaktan çıktığını, olağan olmayan bir korku yani fobi durumuna geldiğini biliyordur. Anlamsız olduğunu bilmesi korkusundan ya da fobisinden kurtulmasına yol açmaz. Bu durumu çocukların korkularında da görürüz. Çocukların korkuları karşısında anne babaların gösterdiği ilk refleks korkulacak bir durumun olmadığını açıklamaktır. Bu bazen işe yarar; çünkü çocuk bilişsel olarak geliştikçe belirsizlikler azalacaktır. Anlamaya çalıştıkça kontrol edebilmeye çalıştığını da düşünecektir. Bazen de ısrarlı açıklama çabaları çocuğun kendisini kötü hissetmesine yol açar. Bir anlamda ruhsal olarak ihtiyacı olan korkusu elinden alınmaktadır. Bu durumda çocuk, sahip olduğu korkusu yerine başka bir korkuyu koyarak ihtiyacı olan şeyi sağlamaya devam edecektir.

Korku Engel Olduğunda

Korku bazen de engeldir. İlerlememizi, büyümemizi, gelişmemizi engeller. Peki, hangi korku engeldir? Yaşam alanımızın geneline yayılan, hareketlerimizi kısıtlayan, düşüncemizin geneline yayılan korkular önemlidir. Bir anlamda korkunun koruma işlevi fazla gelmiştir. Korumak yerine sıkmakta, hatta boğmaktadır. Belli bir durumdan korkma durumu yalnızca o durum ile sınırlı kalmamış yaşamın tüm alanlarına ya da kişinin tüm düşüncelerine yayılmıştır.  Örneğin gök gürültüsü fobisi olan bir kişi yalnızca yağmur yağdığında ya da hava kapalı olduğunda gök gürültüsü gerçekleşeceği ihtimali ile kaygılanır; ancak bu korku yaşamının tüm alanına yayıldığında durum farklılaşır. Bu durumda hareket edemez hale gelir. Her an gök gürültüsünün gerçekleşme olasılığının kaygısını yaşar. Her an korkusunu bekler.

Korkunun engel haline gelmesinin de aslında kişi için bir anlamı vardır. Bu durum artık benliğin taşıyamayacağı yüklerin olduğu ve içsel kaygılarının arttığı anlamına gelir. Bu noktada bu kaygıların nedenini anlamak, onları ele almak ve dönüştürmek gerekecektir.

Çocukların Korkuları, Çocuksu Korkular…

“İhtiyacım olan şey, beni korkutur.”
Philippe Jeammet

Çocukken korktuğunu hatırlamayan var mıdır? Karanlık koridorlardan koşarak geçtiğini, rüzgârdan sallanan perdenin arkasında cinleri, perileri hayal ettiğini, kalabalıklarda kaybolmaktan korktuğunu, yatağında duyduğu tıkırtılar nedeniyle uyuyamadığını, okulun ilk günü annesinin elini bırakmadığını hatırlamayanımız var mıdır? Korkular en somut şekilde çocuklukta görülür. Sigmund Freud çocukların ilk fobilerinin “Karanlık ve yalnızlık” olduğunu söyler. Çocuk büyüdükçe ve dünyayı daha çok tanıdıkça önce korkuları artar. Bilmediği, büyüdükçe de değişen ne çok şey vardır. Önce ani hareket eden ve ses çıkaran nesnelerden korkar; ancak farkına vardığı ilk korkusu yabancı korkusudur. Daha sonra bedenin zarar görmesine ait korkular, hayvan korkuları öne çıkar. Çocuğun bilişsel yetileri geliştikçe öğrenilmiş korkular da başlar. Korku toplumsal bir boyut alır. Hırsızdan, cinlerden, perilerden, canının acımasından, hayaletlerden, canavarlardan korkmak bunlardan bazılarıdır. Çocuk biraz daha büyüdüğünde, soyut kavramları anlamaya başladığında ise ölüm korkusunu yaşar. Yakınlarının ölmesinden korkar. Burada çocuk yakınlarını kaybettiğinde asıl “Kendisine ne olacağı” sorusunu sorar. Belirsizlik bu korkunun devam etmesine neden olur. Ölüm kavramını tam olarak kavrayamaz; çünkü bu durumu yetişkinler de tam olarak bilemez ve açıklayamaz.

Belirsizliklerle dolu dünyaya geldiğimiz anda başlayan korkular yaşamımız sona erene kadar devam eder. Korkular tamamen yok olmaz, birinin yerini diğeri alır. Yer değiştirir. Bunun yine en somut örneği çocuklukta görülür. Bir çocuk düşünelim: Hırsızdan çok korkuyor ve bunu bir süre konuşuyor sonra bu korkusu yerini filmlerde izlediği korkutucu bir kahramana bırakıyor sorasın da ise karanlıktan korkuyor. Burada çocuğun ilk yapacağı korkusunu konuşmak, anne babası ile paylaşmak olacaktır. Sürekli konuşma ihtiyacı korktuğu nesneyi bilinir kılma çabasıdır. Böylelikle korktuğu nesneyi daha iyi kontrol edebilir; çünkü artık nesne tanıdıktır. Başka stratejiler de geliştirir. Neyin kendisini sakinleştirdiğini, neyin kendisine iyi geldiğini bilir ve onu ister. Annesini çağırır, ışığı açık bıraktırır ya da korktukça anne babasının yatağına gider. Çocuk böylelikle korkusu ile baş etmektedir. Bu bir süre devam eder. Sonra yaşadığı korku yerini başka bir korkuya bırakır. Burada en önemli nokta çocuğun korkusunu ifade edebilmesi, kendisine neyin iyi gelebileceğini bilebilmesi, onunla nasıl baş edebileceği ile ilgili stratejiler geliştirebilmesidir.

Çocuklar korkmaları için bir neden olmadığı kendilerine açıklandığında birden fazla duygu yaşarlar. İlk olarak kızarlar; çünkü anlaşılmamaktadırlar. Sonra utanırlar, sanki bu dünyada bir tek kendileri korkmaktadır. Bir kısır döngü gibi kızgınlıkları utanca, utançları kızgınlığa dönüşür. Evet, herkesin korkuları vardır. Hatta tüm korkular bir anlamda çocuksudur. Hepimizin çocuksu korkuları vardır. Hepimiz bir çocuk gibi korkarız. Yetişkinlerle aradaki tek fark çocukların bu korkularını daha doğrudan ve somut bir şekilde ifade edebilmesidir.

Çocuğun yaşamındaki belirsizlikler, değişiklikler de kaygı durumunun tetiklenmesine neden olduğundan korku duygusunu açığa çıkarır. Belirsizlik zaten kaygı vericidir, değişiklikler de belirsizliği gündeme getirir. Taşınma, okul değişikliği, aile bireylerinden birinin hastalığı vb. Bu durumda çocuk duygusal olarak daha çocuksu bir konuma geriler, korkar. Anne baba ile yatma isteği vb. durumları görülür. Çocuk daha bağımlı bir duruma gelir. Bu bir süre değişime karşı yaşanan dirençtir. Çocuğun bu süreci atlatabilmesi için duygularının ve ihtiyacının anlaşılması gerekecektir.

Ergen Korkuları…

“Hiçbir değişiklik, korkudan bağımsız değildir.”
Philippe Jeammet

Yaşamın bir evresinden diğer evresine geçiş değişimleri gündeme getirir ve hiçbir değişim korkudan bağımsız değildir. Ergenlik ise insan yaşamındaki en büyük değişim, dönüşüm süreçlerinden biridir. Ergenlikteki kaygının kaynağı bedensel değişimlerle birlikte dürtüsel ve ruhsal değişikliklerdir. Ergen kendisini hâkim olamadığı tamamen yeni bir durumla mücadele içinde bulur. Her şey değişir: beden, duygular, heyecanlar, düşünceler. Sanki çocuklukta sahip oldukları elinden kaçmaktadır. Bu bilinmezlik korkutucudur.

Değişim önce fiziksel yapıda başlar. Beden ergenliğin merkezindedir. Bu basit görünmekle birlikte aslında en karmaşık alandır; çünkü ruhsal yapı üzerindeki çatışmaların açılışını yapar. Ergen için çocuklukta sahip olduğu ve düzenli olarak değişimlerin söz konusu olduğu bedenin hızlı bir değişime girmesi kolay değildir. Bu adeta maruz kalınan bir süreçtir. Bedensel değişimler ruhsal değişiklikleri de etkiler. (Jeammet’ten aktaran Parman. 2004). Hem içteki hem dıştaki bu değişikliklerle baş etmek kolay değildir. Anlamak, anlamlandırmak için ayna karşısında saatler geçirir ergen. Yeterince güzel değildir, şişmandır, zayıftır, burnu gereğinden fazla büyüktür, sivilceleri vardır. Bunlar ergenin söyleminde sıklıkla yer alır. Ayrıca başkaları tarafından nasıl göründüğü örneğin beğenilip beğenilmediği de son derece önemlidir. Tüm bunlar bedene ait fobilerin öne çıkmasına neden olur. Annie Birraux ergenlikte sık görülen fobilerin erotofobi (yüz kızarma fobisi), dismorfobi (bedenin değişeceği korkusu) ve hipokondri (hastalık fobisi) olduğunu belirtir; aynı zamanda toplumsal fobiler ve okul fobisi de ergenlikte görülen fobilerdendir.

Ergenlikte yalnız beden değişmez. Anne baba ile ilişkiler yeniden tanımlanır. Arkadaşlıklar ön plana çıkar. Tüm kişiler arası ilişkiler değişir. Değişiklik bir ihtiyaçtır. Aksi takdirde ergen, çocukluğa saplanıp kalacak, çocuksu korkularından ibaret olacaktır. Zaten ergenlerin en büyük korkularından biri de çocuk gibi olmaktır.

Ergen bu bilinmeyen yolda ilerlerken savunmalar kullanmak ihtiyacı içine girer. Savunmalar, onun için hoş olmama ya da acı verici olma tehlikesi taşıyan şeylerle doğrudan karşı karşıya kalmamasını sağlayacaktır (Jeammet, 2012). İşte fobiler bu noktada ergen için bir savunma işlevi görecektir. Onu zaman zaman engelleyerek bilinmeyen tehlikelerden koruyacaktır.

Bazen de ergenlikteki değişimler başka yönlere kayar. Tüm değişimler, özellikle bedensel olanlar reddedilir. Öz bakım düşer, fiziksel olarak neredeyse çirkin olma çabası söz konusudur. Kendi görüntüsünü kabul etmek yerine onu göz ardı eder. Sanki hiçbir değişim yokmuşçasına davranır. En azından hoşa gitme, beğenilme riski yoktur. Kimsenin çekici bulamayacağı bir hale gelerek, sorgulamalarına bir son verirler (Jacquet, Huerre, 2012). Aslında ergen değişmekten ve değişimin getireceği yeniliklerden kaçmaktadır. Yani değişimlerle yüzleşmeyi bir süre askıya alarak korkudan kaçmaktadır.

Değişimin neredeyse her alanda yaşandığı bu dönemde korkular ergen için aynı zamanda yapılandırıcı bir işlev görür. Tamamen dağılma tehlikesi kaygısı karşısında ergen, fobileri sayesinde dürtülerini kontrol edebilecektir. Tüm kaygı böylece bir nesne üzerinde toplanacak ve ergeni bir süre kaygısından koruyacaktır. Öyleyse ergenlik korkmadan geçmeyecektir.

Ergenlikte korkan yalnızca ergen midir? Anne babalarında bir anlamda korkulu rüyası değil midir ergenlik? Çocuklarının değişeceğinden, kendilerinden uzaklaşacağından, çocukken olduğu gibi artık ergeni kontrol edemeyeceklerinden korkmazlar mı? Ergenin çatışmalarından, tutarsızlıklarından, korkularından, korkmazlar mı? Hem ergenin korkularının anne babayı korkuttuğunu hem de anne babanın korkusunun ergeni korkuttuğunu söyleyebiliriz.

Korku Korkutur!

“Senin korkundur beni korkutan…”
Shakespeare (Romeo ve Juliet)

“Dikkat et, Lara, o kadar hızlı koşma, düşeceksin! Hayır, sakın oraya tırmanma, orası çok yüksek. Dikkat et, o taraf çok kalabalık, dengeni yitireceksin. Aman aman! Ucuz atlattın, öyle yapma, yaralanabilirsin. Yavaş yavaş, beni korkutuyorsun, geri git, geri git, dur…” Lara yavaşlıyor, geri çekiliyor, koşmayı, tırmanmayı, zıplamayı bırakıyor, büyük kaydıraktan uzaklaşıyor. Kum havuzuna oturuyor; kocaman mavi örümcek oyuncağın tepesine tırmanıp her şeye yukarıdan bakan çocukları izlemekle oyalanıyor.

Lara’yı oyun parkına getiren kişi, kazalardan çok korkuyor. Bu korku yavaş yavaş, tıpkı hareket etmesini engelleyen görünmez bir ağ gibi, Lara’yı da sarıyor. Lara’nın neden oturup bir daha kımıldamadığını anlayabiliriz. Başına gelebilecek felaketlerin listesini dinleye dinleye, kendisi de her şeyden korkar oldu. Lara’ya eşlik eden kişi kendi korkusunu yatıştırmayı başaramıyor. Dışarı taşan korkusuyla nasıl baş edeceğini bilemez oluyor; onu denetim altına alamıyor. Böylece korkusunu Lara’ya da bulaştırıyor. Küçük kız da hareket edemez hale geliyor. (Labbe, 2008).

İnsan için korkunun toplumsal bir boyutu vardır. Çocukluktan itibaren içinde yaşadığımız dünya bize neden korkmamız gerektiğini öğretir. Hayalet, cin, canavar ve uzaylı korkusu bu korkulardan bazılarıdır. İzlenilen filmlerden, televizyondaki haberlerden hatta çocukken okunan masallardan bile hep kendi payımıza korkulacak bir şeyler çıkarırız. Korku öğrenilir. Yalnızca korku değil, korku karşısında verilen tepkiler de öğrenilir.

Aynı zamanda korku kuşaktan kuşağa aktarılır, duygusal olarak yakın olduğumuz kişilerle paylaşılır. Bu süreç bazen bilinçli olarak ilerler. Hangi durumlarda kendimizi korumamız, hangi durumdan kaçınmamız gerektiğinin öğretilmesi gibi. Bazen de bilinçdışı olarak aktarılır. İşte o zaman korku adeta bulaşır ve korkunun kime ait olduğu karmaşık bir hal alır.

Korku bazen de kontrol etmek için kullanılan bir duygudur. Hatta bazen bizzat engellemek için… İçsel kaygılarımızı yatıştırmak için değil, bizim dışımızdaki bir kişinin içsel çatışmalarını, kaygılarını yatıştırma işlevi gören korku engelleyicidir. Bize ait olmadığından gelişmemizi sağlamaz. Bir anlamda bizi başkalarının korkularına hapseder. Tıpkı Lara örneğinde olduğu gibi…

Ve Cesaret…

Korkunun konu olduğu bir yazıyı cesarete değinmeden bitirmek korkutucu olurdu. Korku korkutur ama aynı zamanda korkaktır da…Güzelsoy’ya (2012), göre cesaret korku ile birlikte var olmak zorundadır hatta cesaret korkunun varlığından meydana gelir. Ortada korkulacak bir şey yoksa cesaret edilecek bir şey de yoktur. Korkuyu dönüştürebilme gücünü yine cesaretimiz sayesinde buluruz. Aynı zamanda cesaret ettiğimiz şeylerden de korkarız. Yani zaten korkumuzla nasıl baş edeceğimiz yine korkumuzun içinde gizlidir. İşte cesaret oradadır. Bizi korkutan içsel nedenlerimiz olduğu kadar, bununla baş etmemizi sağlayacak içsel gücümüzde vardır. Evet, insan yaşamı korkulardan oluşur ama aynı zamanda üstesinden geldiği, baş ettiği korkulardan…

KAYNAKÇA

Abreyeva, E. (2004). Fobik Nesne ve Baba İşlevinin Yokluğu. Psikanaliz Yazıları Baharlık Kitap Dizisi-8. Bağlam Yayınları

Güzelsoy, İ. (2012). Hiçbir Korku Kendisi Değildir. Psikeart Dergisi, Sayı:19. Art Dergi

Labbe, B. (2008). Cesaret ve Korku. Günışığı Kitaplığı

Kierkegaard, S. (1999). Kaygı Kavramı. İletişim Yayınları

Jeammet, P. (2012). Ergenlik- Anne Babalar ve Uzmanlar İçin Nirengi Noktaları. Bağlam Yayınları

Parman, T. (2004). Fobi, Korku, Kaygı, Tekinsiz ve Ergenlik. Psikanaliz Yazıları Baharlık Kitap Dizisi-8. Bağlam Yayınları

Püsküllüoğlu, A. (2012). Türkçe Sözlük. Arkadaş Yayınları

Psikolojik Danışman Filiz Torun

Bu yazı Gelişim dergimizin 2015/1 sayısında yayımlanmıştır.

Öğrencimiz “Yedi Tepe İstanbul” Şiiriyle İlçe İkincisi

Tepeören Yerleşkemizden ortaokul öğrencimiz Azra Zeynep Akpınar (6 A), İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğünün il çapında düzenlediği “6 Ekim İstanbul’un Kurtuluşu ve Kahramanlık” konulu şiir yazma yarışmasında “Yedi Tepe İstanbul” adlı şiiriyle Tuzla ilçe ikincisi oldu.

Yedi Tepe İstanbul

Yıllarca savaşmış,

Yorgun düşmüştü millet.

Her yere düşman girmiş,

İşgal altındaydı başkent.

 

Gösterdik tüm dünyaya,

Biz kolay pes etmeyiz!

Biz istemedikçe

Milim geri gitmeyiz.

 

Bin dört yüz elli üçten beri

Bitti bu şehrin esareti, bitti!

Hatırlattık bunu yirmi üçte,

Düşman geldiği gibi gitti.

 

İşte gördü yedi düvel,

Türkü korkutmaz ecel.

Boşa çıkar bu topraklarda

Her türlü kirli emel.

 

Burası yedi tepe İstanbul,

Burayı millet kurdu.

Bilsin ki bütün dünya

Burası huzur ve mutluluğun yurdu.

 

Ey telli duvaklı İstanbul!

Bugün senin günündür.

Sana kelepçe vuracakların

Sonu hüsran ve hüzündür.

 

Azra Zeynep Akpınar (6 A)
Terakki Vakfı Özel Şişli Terakki Tepeören Ortaokulu

Öğrencimizin Dil Bayramı’nda Yaptığı Konuşma

“Değerli Öğretmenlerim ve Sevgili Arkadaşlarım,

1932’deki ilk Türk Dili Kurultayı’nın açılış günü olan 26 Eylül, her yıl ülkemizde “Dil Bayramı” olarak kutlanmaktadır. Bugün de bu bayramın anlam ve önemini sizlerle paylaşmak istedim.

Şimdi bir an için bir bilim-kurgu sahnesi hayal etsek… Dillerin olmadığı bir dünyadaki bir anın sahnesi… Bu sahnede muhtemelen anlatamayan ve anlaşamayan insanlar olacak ve bir kargaşa doğacak. Bu kargaşanın sonucu savaşlar, yokluklar, acı da kaçınılmaz olacak. Koskoca medeniyetler yitip gidecek.

Demek ki gündelik yaşamımızda hep kullandığımız dilimize, ana dilimize sahip çıkmak, onu en güzel hâliyle kullanmak boynumuzun borcudur. Konuyla ilgili geçenlerde okumuş olduğum şu hikâyeciği de sizlerle paylaşmak istiyorum:

İki genç balık, birlikte yüzerken ters yönde gelmekte olan yaşlı bir balığa rastlar. Yaşlı balık başıyla selam verir ve “Günaydın gençler! Su nasıl?” der. Genç balıklar yüzmeye devam eder ve balıklardan biri nihayet diğerine dönerek sorar: “Su da neyin nesi?”

İnsan her gün gördüğü bir varlığı, her gün kullandığı bir aracı, nesneyi bazen görmez olur ve değerini onu kaybettiği zaman anlar ya; gelin biz dilimizin, ana dilimizin değerini onu kaybettiğimizde değil de şimdi anlayalım. Şu andan itibaren dört elle sarılalım dilimize, dillerimize… Hem bu ülkede yaşayan ve Türkçeyi kullanan vatandaşlar olarak hem de bir dünya vatandaşı olarak Türkçeye ve tüm dillere sahip çıkalım. Türkçemizi ve tüm dilleri en güzel, en yalın, en açık, en duru şekliyle kullanmaya özen gösterelim.

Unutmayalım ki bir dil o dile hâkim ana dil kullanıcıları tarafından kullanılmazsa, dile gereken önem verilmezse, bir dil diğer dillerin etkisi altında kalırsa o dil yozlaşır. Bu dil yozlaşmasına engel olmak için şu andan itibaren hep birlikte dil seferberliği ilan edelim ve derslerde, gündelik yaşamımızda, sosyal medyada, her yerde kullandığımız dile özen gösterelim. Türkçe konuşurken “bye bye, ok, center” demek hem Türkçeyi hem de aslında İngilizceyi yozlaştırmaktır, unutmayalım. “Sıhhatler olsun” yerine “saatler olsun”, “çok güzel veya harika” demek yerine “korkunç güzel!” demek ne çok şey eksiltiyor dilimizden. Fark edelim.

Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün “Amacımız, Türk dilinin öz zenginliğini ortaya çıkarmak, onu dünya dilleri arasında, değerine yaraşır yüksekliğe eriştirmektir.” sözünü yüreğimizde ve aklımızda yaşatalım. Yaşatalım ki gönül coğrafyamızın dili Türkçemiz de kendine yakışır şekilde var olsun. 26 Eylül Dil Bayramı’mız kutlu olsun!

İyi dersler…”

Seza Bayat (8 B)
Terakki Vakfı Özel Şişli Terakki Tepeören Ortaokulu

Terakkililer Shell Eco-marathon Türkiye’deydi

Lise öğrencilerimiz, 22 – 24 Eylül tarihleri arasında gerçekleşen Shell Eco – marathon Türkiye’ye kendi tasarlayıp ürettikleri araçlarıyla katılarak, en az enerjiyle en uzun mesafeyi kat etmek için yarıştı. Takımlarımız Levent Yerleşkesinden Team TERAKKİ ve Tepeören Yerleşkesinden Turbo TERAKKİ’ydi.

Yarışma; Shell Türkiye, Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) ve Uludağ Otomobil İhracatçılar Birliği (OİB) işbirliğiyle İstanbul’daki TİM Dış Ticaret Kompleksinde düzenlendi. Bu sene üçüncü kez Türkiye’de yapılan Shell Eco – marathon yarışmasında Türkiye, Bulgaristan, Yunanistan ve Slovakya’dan toplam 22 takım yer aldı. Yaklaşık 300 öğrencinin bulunduğu 22 takımdan sadece 3’ü lise öğrencilerinden oluşuyordu.

Team TERAKKİ, Urban Concept (Şehir Konsepti) kategorisinde Battery Electric (Elektrikli Araç) dalında, Turbo TERAKKİ ise Prototype (Prototip) kategorisinde Gasoline (Benzin) dalında yarışmaya katıldı.

Team TERAKKİ, dünyanın en önemli mühendislik yarışmalarından olan Shell Eco- marathon’da 2005 yılından bu yana kararlılıkla yarışıyor.

Anaokuluna Hazır Oluşluk ve Uyum Süreci

0

Bu sene de öğretim yılına başlarken, her iki yerleşkemizde anaokulu velilerimiz “Anaokuluna Hazır Oluşluk ve Uyum Süreci” konferansında buluştu.

Çocuklarımızın zihinsel, sosyal, duygusal gelişimini ve bu alanlardaki becerilerini destekleyerek okula hazırlıklı başlamalarını sağlamak için düzenlenen konferans; 9 Eylül Cumartesi günü Tepeören Yerleşkemizde Psikolojik Danışmanımız Yelda Arslan Baştımar’la, Levent Yerleşkemizde ise Uzman Klinik Psikolog Funda Akkapulu’yla gerçekleşti.

Konuşmacılarımız konferansta, okula başlamanın heyecan verici ancak korkulacak bir durum olmadığını, iyi bir okul öncesi yaşamın çocuğun gelecek eğitim hayatına önemli bir etkisi olduğunu dile getirdi.

Çocukların okula uyum süreçlerindeki zorlanmaların temelinde çocuğun ayrılığa ve yeni ilişkiler kurmaya yönelik kaygılarının yattığını vurgulayan konuşmacılarımız, onların bu uyum sürecini daha rahat geçirebilmelerini sağlamak için dikkat edilmesi gereken noktaları paylaştı:

  • Okula gidiş geliş saatlerinin sabit olması,
  • Hayatlarında fazla değişikliklerin yapılmaması,
  • Ödül, ceza yerine güven telkin edilmesi,
  • Okuldan eve geldiğinde çok soru sorulmaması,
  • Sabah hazırlık sürecinin keyifli hale getirilmesi,
  • Okula devam konusunda net bir duruş sergilenmesi,
  • Kriz anlarında neden sorusunun sorulmaması,
  • Öğretmen ve çocuğun birbirlerini gözlemleme ve bağ kurmaları için zaman verilmesi
  • Anne baba olarak okul dışındaki zamanlarda öğretmen ve okulla ilgili düşüncelerin çocuğun yanında aktarılırken olumlu bir dil kullanılması.

Konuşmacılarımız, çocuğun ayrılığa ve yeni ilişkiler kurmaya yönelik kaygılarının uzayabileceğini belirterek, bu süreçte anne babanın rolünün önemi üzerinde durdu ve onların sakin, sabırlı ve iyi bir gözlemci olması gerektiğini ifade etti. Bunun yanı sıra velilerimize, çocukların öğretmenleri ve Psikolojik Danışma ve Rehberlik Servisiyle iletişim halinde olmalarını önerdiler. Sıkıntılı dönemin iki aydan uzun sürmesi durumunda ise mutlaka bir uzmandan destek almalarını vurguladılar.Anne babaların, kendi okula başlangıç deneyimlerinin nasıl geçtiği ve endişeli bir yapıya sahip olup olmamaları da çocuklarının okula uyum sürecini direkt etkileyen faktörlerden olduğunu anlattılar. Her çocuğun biricikliğinden hareketle, her anne babanın çocuğunun temel ihtiyacının farkında olmasının doğru müdahale yapılmasına olanak sağladığını ve çocukların okula alışması için zamana ihtiyaç duyduğunu söylediler.

Öğrencilerimiz ve Velilerimiz YGS – LYS Süreciyle İlgili Bilgi Edindi

0

Levent Yerleşkemizden lise ve fen lisesi 12. sınıf öğrencilerimiz velileriyle birlikte 21 Eylül Perşembe günü 2018 YGS-LYS Bilgilendirme” konferansına katıldı. Konferansta; Yurtiçi Üniversite Danışmanımız Oktay Aydın, 12. Sınıf Psikolojik Danışmanımız Gonca Baştuğ, Fizik Bölümü Başkanımız Bülent Büyükaydın ve Müdür Yardımcımız Nural Yazıcı yükseköğrenim hazırlık süreci ile 12. sınıf sürecine dair bilgiler paylaştılar.

Aydın, YGS-LYS sisteminden bahsetti ve 2017 YGS-LYS sonuçları, sınava dair verilerle ilgili değerlendirmelerde bulundu. Öğrencilerimize ve velilerimize hazırlık sürecinde sistem açısından nelere dikkat edilmesi gerektiğini anlattı.

Akademik Bölüm Başkanlarımız adına konferansa katılan Büyükaydın; 12. sınıfta bölümlerde yürütülen çalışmaları, bu çalışmalar yürütülürken öğrencilerimizden neleri beklediklerini ve velilerimizin desteklerine ihtiyaç duyduklarını paylaştı.

Baştuğ; 12. sınıfın anlamı, süreçte yaşanan duygulardan, üniversiteye hazırlık sürecinde çalışma alışkanlıklarından, okul yaşantısına katkıda bulunacak ve motivasyonu artıracak akademik desteklerden, okul başarısının üniversiteye girişteki etkilerinden, aile desteğinin okul başarısını artırmadaki öneminden ve yıl içinde gerçekleşecek çalışmalardan bahsetti.

Yazıcı; 12. sınıf çalışma takvimi, etüdler, akademik destekler, YGS-LYS sürecinde gerekli teknik detaylar ve liseye veda ederken yapılacak sosyal etkinlikler konusunda bilgi verdi.

Öğrencilerimizin üniversite öğrenimleriyle ilgili koydukları hedeflere ulaşabilmeleri için, lise hayatı boyunca atılması gereken adımların konuşulduğu ve 12. sınıfın ve YGS-LYS sürecinin öneminin vurgulandığı bu konferansta; veli ve öğrencilerimiz onlar için soru işareti yaratan konuları paylaşarak konunun uzmanlarından doğru cevapları duyma fırsatını da yakaladılar.

 

Terakkili Öğretmenler Öğrencilere Yönelik Proje Yönetimi Eğitimi Aldı

0

Her iki yerleşkemizden Sosyal Bilgiler öğretmenlerimiz, PMI (Project Management Institute) Türkiye’nin Ağustos’un ikinci yarısında Terakki’de gerçekleştirdiği “K12 Öğrencileri İçin Proje Yönetim Süreci” eğitimine katıldı.

Proje yönetimi mantığını öğrencilere erken yaşlarda kazandırmayı amaçlayan PMI Türkiye, ilkokul, ortaokul ve lise düzeyindeki öğretmenlere bir dizi eğitim düzenliyor.

Bilişim Teknolojileri Müdürümüz ve PMI Türkiye Başkan Yardımcısı Mustafa Tülü’nün eğitmenliğini üstlendiği, PMI gönüllüleri Köksal Gürkan, Ebru Gadiş, Pınar Ayöz ve Barış Tınay’ın desteğiyle Terakki’de yapılan çalışma; Proje Tanıtım Kartı, Beyin Fırtınası, Zihin Haritası, Aktivite Ağacı, Proje Takvimi, Trafik Işıkları ve Öğrenilen Dersler adlı 7 temel araçtan oluşuyor. Birbiri üzerine oturan Lego parçaları olarak tasarlanan bu araçlar, proje yönetiminin bir aşamadan diğerine geçişini kolaylaştırıyor.

Bu çalışmada öğretmenlerimiz, günlük yaşantılarında ve eğitim ortamında başarılı bir proje oluştururken kullanabilecekleri sistematik yolu ele aldılar. Proje yönetiminin teorisi ve pratiği ile ilgili farklı ve yeni bakış açıları kazandılar.

 

Öğrenmeyi Etkileyen Duygusal Sorunlar

Öğrenmemiz duygularımızla yakın bir ilişki içindedir. Yaşama dair birçok bilgiyi duygularımız yoluyla elde eder, deneyimler ve hafızamıza yerleştiririz. Her birimiz geçmişteki okul yaşantımızı düşündüğümüzde, en çok aklımızda kalan bilgilerin en sevdiğimiz öğretmenin anlattığı, olumsuz ya da olumlu ilginç bir anıyla bağlantılı ya da çok eğlendiğimiz arkadaşlarımızla çalıştığımız konulara ait bilgiler olduğunu fark edebiliriz. Yoğun duygular yaşadığımız bir anda ya da ortam içinde, düşünme becerilerimiz engellenebilir ya da tam tersi duygularımızın sağlıklı ve dengeli bir şekilde yaşandığı bir öğrenme ortamı öğrenmemizi pozitif olarak etkileyebilir. Duygularımız işin içindeyse, düşüncelerimiz de bundan etkilenecektir.

Duygular, neyi öğrenmek isteyip istemediğimize karar vermemizi, yeni bir bilgiye ilgi göstermemizi, başaramayacağımız konusunda bizi kaygılandıran bir bilgiden kaçmamızı, başardığımız konulara ise giderek merak ve ilgimizin artmasını sağlar.

Eğer çocuk, pozitif duygular yerine negatif duygular hissediyorsa; örneğin sabah evden çıkarken annesi tarafından azarlandıysa- hissettiği öfke, üzüntü, kaygı gibi duygular o sabah öğrenmeye iyi bir başlangıç yapmasını etkileyecektir. Aksi durumda ise pozitif duyguların yoğunluğu öğrenme kanallarının açık olmasını, ilginin artmasını sağlayacaktır. Duyguların negatif olması kadar önemli bir nokta da kontrol edilemeyen duygulardır. Aşırı heyecan, aşırı öfke, aşırı sevinç, aşırı kaygı gibi çocuğun yönetemediği pozitif ya da negatif duygular da gün boyunca öğrenmeye olan ilgisini etkileyeceklerdir.

Hangi Duygusal Sorunlar Öğrenmeyi Etkiler?

Çocuğun içinde bulunduğu yaş dönemine ait özellikleri tanımak, yaşına ait davranış ve becerileri gösterip gösteremediğini takip edebilmek ebeveynlerin dikkat etmesi gereken bir durumdur. Bazı yaş dönemleri çocuğun daha içe kapandığı ya da tam tersi ilgiyi çekmek adına fazlasıyla dışa vurumcu davranışlar gösterdiği dönemlerdir. Bu bilgilere sahip olan bir anne babanın çocuğunu “sorunlu çocuk” olarak adlandırmayacağı, tam tersi çocuğuna destek olacağı açıktır.

İlkokula başlayan bir çocuk artık bağımsızlaşmayı, kendine güvenmeyi, sorumluluk almayı, kurallara uymayı ve sosyalleşmeyi yeterince öğrenmiştir. Duygularını ifade eder, başkalarında yarattığı duyguları fark eder. Soyut düşünce yavaş yavaş gelişir. Yeni deneyimlere açıktır, deneme yanılma yolu ile sorunlarını çözmeyi öğrenir. Bir şeyleri başarabildiğini göstermek ister ve bunun sonucunda da beğenildiğinin ifade edilmesini bekler. Başarabildikleri konusunda takdir aldıkça kendine güveni hızla gelişir. Toplumun kurallarını öğrenmeye ve onlara uymaya başlar. Cinsiyetine özgü rolünü ve davranışını kavrar. Bu dönemde bir gruba ait olmak, işbirliği yapmak, paylaşmak çocuk için önemlidir. Rekabet duygusu gelişmeye başlar. Artık anne babaya daha az bağımlı hale gelir. Ortaokul süreci ile birlikte ergenlik dönemine hızlı bir geçiş yaşanacaktır. Bu dönemde genç kendi mahremiyetine daha fazla önem gösterecek, kuralları sorgulayacak ve ebeveynlerden uzaklaşıp arkadaşlarına yaklaşacaktır. Bu hızlı gelişim ve değişim süreçlerinin yarattığı sıkıntılar elbette olacaktır. Ancak bu değişimlerin her birini bir sorun alanı olarak görmek, çocuğu “sorunlu çocuk” olarak algılamak ya da her ergenin mutlaka sorun dönemi içinde olduğunu düşünmek yanlış olacaktır.

Bu noktadan yola çıkarak çocuklarda ve gençlerde hangi duygusal sorunlara dikkat edilmesi gerektiğine bakılacak olursa, psikolojik travmalar, kaygı sorunları, davranış ve uyum sorunları (uyku, yeme bozuklukları, tuvalet sorunları, kurallara uymama, duyguları kontrol etme de zorluk vs.) ve çocukluk dönemi depresyonları ön planda olan sorun alanlarıdır.

Bu sorun alanlarının bazılarını tanımak ve fark etmek birçok ebeveyn için kolay olsa da, bazı alanları ancak uzman yardımı ile saptamak söz konusudur. Çocukların yaşamlarını doğrudan etkileyen travmalar arasında, ailede kayıp, boşanma, hastalık ve kaza gibi nedenleri sıralayabiliriz. Ancak evde veya okulda zorbalığa maruz kalmak, cinsel istismar, ders başarısızlığına bağlı ortaya çıkan aşırı eleştirilme gibi sorunlardan kaynaklı bir çok travma, ebeveyn ve öğretmenlerin gözünden kaçabilir. Çocuğun akademik başarısında ani değişimler, oyuna ve arkadaşlara karşı isteksizlik, gelecek planlarına ilgi duymama, fiziksel hastalıkların sık ortaya çıkışı gibi belirtileri göz önünde tutmak doğru olacaktır.

Çocukluk çağı depresyonu, yetişkin depresyonundan farklıdır. Çocuk, günlük aktivitelerine devam etse de, okula gitmek, arkadaş ile buluşmak gibi yaptığı işlere dikkatini yoğunlaştırmada zorlanır. Geri çekilme, içe kapanma, ilgi ve etkinliklerde azalma ya da tam zıttı olarak saldırganlık, öfke, huzursuzluk ve davranış bozuklukları şeklinde ortaya çıkar. Genellikle bunlara iştah ve uyku ile ilgili sorunlar eşlik eder. Uyku bozuklukları, yalnız uyuyamama, gece korkuları, iştah bozuklukları, kilo alamama ya da tam tersi aşırı yeme ve kilo alma gibi belirtiler bunların arasında sayılabilir. Bazen sık karın ağrısı, baş ağrısı, alt ıslatma gibi fiziksel yakınmalar gözlenir. Ayrıca okul başarısında belirgin düşmeler, okula, derse ve ödevlere ilgisizlik de görülür. Çocukluk depresyonlarının kaynağı olarak, aile içi sorunlar, çocukta var olan öğrenme sorunları ve bunlara bağlı olarak ortaya çıkan aile tarafından aşırı eleştirilme, beklentileri karşılayamama endişesi, arkadaşlar tarafından alay konusu olma, sınav kaygısı ve diğer travmaları sıralayabiliriz.

Davranış ve uyum sorunlarına bakacak olursak, uyku ve yeme bozuklukları, tuvalet sorunları ( alt ıslatma, tuvaletini tutma, kabızlık), konuşma bozuklukları (kekemelik), içe kapanıklık ya da saldırganlık, öfke kontrol zorluğu, tikler yani tekrarlayan davranışlar, yalan söyleme davranışının sürmesi, başkalarının eşyalarını izinsiz almak, aşırı hareketlilik ve korkuları sayabiliriz. Bu sorunların da kaynağında yine benzer şekilde aile içi sorunlar, yanlış ebeveyn tutumları, öğrenme ve dikkat sorunları, kaygıyı artıran olaylar, travmalar yer almaktadır.

Gerek travmalar, gerek davranış ve uyum sorunları hafiften ağıra, değişik derecelerde ortaya çıkabilir. Bununla beraber, sözünü ettiğimiz bu sorun alanları dışında çocuğun günlük yaşantısında ortaya çıkan ve kısa sürede çözüm getiremediği – sınıf takımına alınmama, arkadaş ilişkilerinde dışlanma gibi problemler de öğrenmeye olan ilgisini etkileyecektir.

Yaşanan duygular ne kadar güçlüyse, beyin o kadar güçlü şekilde uyarılır. Duygular dışa vurulduğunda kişi kendini rahatlamış ve gevşemiş hisseder, tam tersine duygular ifade edilmediğinde beyin, öğrenmeye doğrudan etki eden kimyasal salgılarını salgılamaz. Öfke, kaygı, mutluluk ve heyecan gibi duygular ne kadar güçlüyse, beyin o kadar güçlü uyarılacaktır.

Duygular öğrenmeyi bu kadar güçlü etkiliyorsa, öğrenme sürecinde duyguları bir fırsat olarak kullanmak da mümkün olabilir mi?

  • Yeni öğrenilen bilgiler ile ilgili pozitif geri bildirimler vermek çocuğun konuyu akılda tutmasını sağlayacaktır. Yeni bir konuyu öğrenmenin kendini geliştirdiğini hissettirmek, öğrenilen bilginin günlük yaşamında yaratacağı farkları fark ettirmek konunun uzun süreli kalıcı olmasına ve kullanılmasına yardımcı olur.
  • Yapılan araştırmalar, öğrenmenin hemen ardından duyguların işin içine katılmasının anımsamayı artıracağını söylüyor. Yapılan bir ödev ya da çalışma sonrasında çocuğun bu çalışmada hoşuna giden yönler, fark ettiği ilginç noktalar, hoşuna gitmeyen kısımlar hakkında tartışmak, çalışma sırasında ve bitiminde hissettiği duygular hakkında paylaşımda bulunmak – eğlenceliydi, başardığımı hissettim, zorlayıcıydı, sıkıcıydı, merak ettim gibi- hem yeni konulara ilgisinin artıracak hem de öğrendiği konunun pekişmesini sağlayacaktır.
  • Güncel olaylar ile öğrenilen bilgilerin birleştirilmesi ve duygularla ifade ettirilerek anlattırılması, öğrenmeyi ve anımsamayı kolaylaştıracaktır. Öğrenilen konunun günlük yaşantısında yaratacağı farkları tartışmak ve bu durumun hissettirdiklerini paylaşmak bunu pekiştirecektir.

Çocukluk döneminde karşılaşılan her zorluk ya da yaşanan olumsuz duygu çocuğun negatif yönde etkilenmesine neden olmaz. Bazı zorluklar tam tersine çocuğun gelecek yaşantısı için bir öğrenme fırsatı sunar. Örneğin, korkuyu hissetmezsek, hayatta kalabilme becerilerimizi geliştiremeyiz. Çoğunlukla sabırsızlık ya da sıkılma duygusu yaşayan çocukların, bu duygularını pozitif bir yaşantıya dönüştürme fırsatı varsa hızlı bir öğrenme gerçekleşecektir. Canı sıkılan bir çocuğa ailesi tarafından anında çözümler sunulması, çocuğun her anını bir eğlence ile doldurmaları gerçekte öğrenme yolunda bir engeldir. Olumsuz gibi görünen “sıkılma” duygusu, yaratıcılığını ortaya çıkararak yeni şeyler keşfetmeyi ve kendini oyalayabilmeyi öğretebilecektir.

Çocuklar kendi duygularını fark etmeyi, tanımayı ve bunları öğrenme sürecinde kullanabilmeyi başlangıçta ebeveynlerin ve öğretmenlerinin desteği ile öğreneceklerdir. Yetişkinler çocuklara olumlu ya da olumsuz her duygunun yaşamımızdaki varlığını, olumlu ya da olumsuz sonuçlarını öğreteceklerdir. Çocuklar ancak kendine model aldığı bir yetişkini izleyerek, taklit ederek bunu öğrenebilirler. Duygular ile ilgili yaşanan zorluklar ancak duygular tanındıkça ve doğru kullanıldıkça aşılacaktır. Duygularını tutan, ifade etmekten ve yüzleşmekten kaçan ebeveynlerin çocukları da aynı yoldan ilerleyeceklerdir.

Bununla birlikte çocuk, duygusal sorunlarının üstesinden gelmeyi öğrense bile yine de bazı öğrenme sorunları yaşayabilir. Öğrenme bozukluğu veya dikkat eksikliği yaşayan çocuklarda başlangıçta sadece öğrenme ile ilgili sorun var gibi gözükse de, zaman içinde yanında duygusal sorunlar da ortaya çıkacaktır. Başaramama endişesi, alay konusu olma kaygısı, aşırı eleştirilme ve değersiz hissetme gibi olumsuz duygular, çocuğun vazgeçmesine neden olacak ve öğrenmesini de mutlaka etkileyecektir.

Öğrenme bozukluklarını genel olarak, kişinin zekâsı normal ya da normalin üstünde olmasına ve standart eğitim almasına rağmen okuma, matematik ve yazılı anlatımda kendinden beklenen-yaşına uygun başarıyı gösterememe durumu olarak tanımlayabiliriz. Öğrenme bozukluğu kendi içinde okuma bozukluğu (disleksi), yazma bozukluğu ve matematik bozukluk olarak ayrılabilir. Yani bazı çocuklar okumakta zorluk çekerken bazıları sadece yazmakta, bazıları ise matematikte zorlanabilir.

Öğrenme bozukluğu yaşayanlarda aşağıdaki belirtileri gözlemleyebiliriz:

  • Dikkatlerini yaptıkları işe verseler bile anlamakta ve öğrenmekte zorlanırlar.
  • Öğrendiklerini ya da söylenenleri hatırlamakta güçlük çekerler.
  • Yazıları, okumaları bozuktur; okuma ve yazma hızları düşüktür.
  • Problem çözerken adımların sırasını karıştırırlar.
  • Matematik terimlerini, kavramları ve işlemleri anlama ve adlandırmada güçlük çekerler.
  • Çarpım tablosunu öğrenmede ve hatırlamada zorluk çekerler.
  • Yazarken ya da okurken harfleri karıştırırlar; harf, hece atlar, ters okur ya da yazarlar. (b yerine d, ev yerine ve gibi)
  • Okurken gözlerinin yazarken ellerinin ağrıdığından şikâyet ederler.
  • Sağ-sol, alt-üst gibi kavramları karıştırırlar.
  • Zaman kavramlarını (dün-bugün-yarın-ay-hafta-gün-saat gibi) karıştırırlar.
  • İmla kurallarını unuturlar.
  • Yaptıkları bir hatayı defalarca tekrar ederler.

Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğunu ise, çocuğun yaşına ve durumuna uygun olmayan hareketlilik ve dikkatini verememe durumu olarak tanımlayabiliriz. Belirtilerine bakacak olursak dikkat eksikliği ön planda olan kişiler;

  • Dikkatlerini belirli bir noktada yoğunlaştırmakta güçlük çekerler.
  • Dağınıktırlar. Masaları, çantaları, eşyaları düzensizdir.
  • Okula eksik malzeme ile gider veya okuldan eve eksik malzeme ile dönerler.
  • Unutkandırlar.
  • Zihinsel çaba gerektiren işlerden (örneğin; ödev ve yazı işi) rahatsızlık duyarlar ve zorlanırlar.
  • Ayrıntıları kaçırırlar.
  • Sık sık hayal kurarlar. Zihinleri sürekli bir şeylerle meşgul gibi görünürler.
  • Eşya kaybederler.
  • Sıçrayan bir ilgileri vardır, bir şeyle uğraşırken başka bir şeye kolayca kayıverirler.
  • Yönergeleri baştan sona takip etmede zorlanırlar.
  • Başladıkları bir işi tamamlamada güçlük çekerler.

Hareketliliğin ön planda olduğu kişilerde ise;

  • Yerlerinde oturmakta güçlük çekerler.
  • Çok konuşurlar. Başkalarının sözünü keserler, sınıfta parmak kaldırmadan konuşurlar, sıralarını beklemekte zorlanırlar.
  • Oturarak oynanan sakin oyunlardan çabuk sıkılırlar.
  • Kurallara uymakta güçlük çekerler.
  • Akıllarına estiği gibi davranır, sonuçları düşünmezler.
  • Yemek yerken, ödev yaparken ve televizyon izlerken sık sık yerlerinden kalkar, gezinirler.
  • Sabırsızdırlar, dinlemekten hoşlanmazlar.

Öğrenme Bozuklukları ve Dikkat Eksikliği/Hiperaktivite sorunları öğrenmeyi doğrudan etkileyen sorunlar olmakla birlikte, bunların dışında öğrenmeyi doğrudan etkileyen duygusal sorunları, bazen aileler ve eğitimciler kolayca gözden kaçırabilirler.

Kaynakça:

Gander, M.ve Gardiner, H. (2007). Çocuk ve Ergen Gelişimi. İmge Kitapevi, Ankara.

Mark, S ve Oliver T. (2013) Beyin ve İç Dünya. Metis Yayıncılık, İstanbul.

Nur Dinçer Genç
Klinik Psikolog

Bu yazı Gelişim dergimizin 2017/14 sayısında yayımlanmıştır.

Yrd. Doç. Dr. Neslihan Zabcı Ergenlik Döneminin Ruhsal İşleyişini Anlattı

0

Her iki yerleşkemizden ortaokul öğretmenlerimiz, 17 Ağustos Perşembe günü Yrd. Doç. Dr. Neslihan Zabcı ile “Sınırlar” konferansında bir araya geldi. Psikolojik Danışma ve Rehberlik Servisimizin Terakki Vakfı Kültür Merkezi K1’de düzenlediği konferansta Zabcı, ergenlik döneminde sınır kavramını ele aldı.

Geçtiğimiz yıllarda “Ergenin Dili” ve “Ergenin Ruhsal Dünyası Sınıfa Nasıl Yansır?” başlıklı konferanslarda Terakkili öğretmenlerle buluşan Zabcı, bu sene de öğretmenlerimizle ergenlik döneminin ruhsal işleyişi hakkında konuştu. Ergenliği “çocukluk döneminin faturası” olarak tanımladı ve çocukluk döneminden itibaren yetişkin tutumlarının ergenin gelişimine nasıl yansıdığını örneklerle aktardı.

Özellikle sınırlar temasında günümüzde yaşanan değişimler kapsamında Zabcı, aile içinde otoriteyi temsil eden baba rolündeki değişimin, çocuk yetiştirirken aşırı doyum sağlamaya çalışan ebeveyn tutumlarının, medya ve sanal dünya aracılığıyla cinsellik ve şiddet içeren birçok uyarana maruz kalmanın etkilerinden bahsetti.

Ergenin içinde bulunduğu yaş dönemiyle birlikte iki temel endişe yaşadığını, bunların nüfuz edilmek ve kayıp endişesi olduğunu dile getirdi. Bu endişelerle baş etmek için ergenin sınırları zorlayan bir tavır sergileyebildiğini paylaştı. Ergenlikte kendini var etmenin ve aynı zamanda sağlıklı bir otorite figürüyle karşılaşmanın bu iki endişeden uzaklaşabilmek ve ruhsal olarak gelişebilmek için önemli olduğunu vurgularken, ergenin sınırlara yaptığı saldırılarda aslında kendisini durduracak bir yetişkin modeline ihtiyaç duyduğunun altını çizdi.

Son olarak ergenlik döneminde ruhsal açıdan bir risk olduğunu düşündürecek faktörler üzerinde duran Zabcı, ergenin sosyal ilişkilerinde aşırı fedakârlık göstermesinin, aşırı uyum sergilemesinin, akademik hayatı takipte yaşanan düşüşlerin ve kendine yönelen yıkıcı davranışlarının önemle üzerinde durulması gerektiğini vurguladı. Konuşmasının ardından öğretmenlerinizin sorularını cevapladıktan sonra konferans sona erdi.

Yrd. Doç. Dr. Neslihan Zabcı, lisansını Boğaziçi Üniversitesi’nde yüksek lisansını ise İstanbul Üniversitesi Klinik Psikoloji Bölümünde yapmış, ardından Fransa’da “okul çağındaki çocuğun ruhsal gelişimi” üzerine teziyle doktorasını tamamlamıştır. Klinik çalışmalarına özel bir merkezde devam eden Zabcı, aynı zamanda öğretim üyesidir.

Terakkililer Kanada ve Amerika’da Dünya Vatandaşlığını Deneyimledi

0

Her iki yerleşkemizden lise öğrencilerimiz ve Tepeören Yerleşkemizden ortaokul 8. sınıf öğrencilerimiz, haziran ve ağustos aylarında Kanada’da yaz okulu programındaydı. ILSC-Toronto adlı okulda İngilizce eğitimi alan öğrencilerimiz, yabancı dili yerinde konuşup Terakki’de öğrendiklerini uyguladılar. Ayrıca farklı ülkelerden öğrencilerle buluşarak, birbirlerinin kültürlerini tanıdılar.

Toronto’da aile yanında konaklayan öğrencilerimiz, seviye tespit sınavı sonuçlarına göre yerleştirildikleri sınıflarda her gün altı saat derse katıldı. Okul sonrası ve hafta sonlarında Toronto’nun tarihi ve doğal güzelliklerinin ön plana çıktığı yerleri ziyaret ederek şehri yakından tanıdılar.

Doğal tarih ve Dünya kültürüyle ilgili birçok sergilerin yer aldığı Royal Ontario Müzesi, Art Gallery of Ontario gibi müze ve sergilerin yer aldığı sanat galerilerini; Casa Loma gibi birçok tarihi ve güzel binaları gezdiler. 555 metre yüksekliğindeki CN Tower’dan Toronto’yu izlediler. Aquarium ve Hayvanat Bahçesi’ni dolaştıktan sonra bowling turnuvası ve sinema günü yaptılar. Toronto Üniversitesi ve George Brown Üniversitesi’ni okulun rehber öğretmenleri eşliğinde ziyaret ederek üniversitelerin programları hakkında detaylı bilgiye sahip oldular. Ayrıca; belirlenen hedefe (CN Tower binası) ulaşmak için yön bulma çalışması, takımlar halinde yer altı yürüme yollarını kullanarak (PATH) Union Station’a ulaşma yarışı, High Park’ta voleybol ve basketbol oynama gibi çeşitli aktiviteler yaptılar.

Bunların yanı sıra öğrencilerimiz, program kapsamında iki günlük Ottowa ve Montreal gezisine katıldı. Thousand Islands ve Niagara Şelalelerinde unutulmaz bot turları yaptılar. 330 hektara yayılmış bir alan üzerine kurulmuş olan Wonderland Eğlence Parkı’nda eğlendiler.

Öğrencilerimiz Toronto’daki eğitimlerini tamamladıktan sonra düzenlenen törenle diplomalarını aldılar.

Boston ve New York Gezisi

Gezimizin ikinci bölümünde öğrencilerimiz, Amerika’da Boston ve New York şehirlerine gitti. Boston’da MIT ve Harvard Üniversitelerini o okullarda okuyan rehber öğrenciler eşliğinde ziyaret ederek bilgi aldılar. Öğrencilerimiz New York’ta Central Park, Rockerfeller Center, 5th Avenue, Wall Street, Brooklyn Köprüsü gibi birçok yeri dolaştılar. Ayrıca bot gezisiyle öğrencilerimiz Özgürlük Anıtı’nı ve Ellis Adası’nı yakından görme şansı yakaladılar. New York’ta 11 Eylül saldırısında yıkılan kulelerin yerine inşa edilen binalara ve hayatlarını kaybeden insanların anısına yapılan anıtı ziyaret ettiler. Empire State Building’e çıkarak New York’u 380 metre yükseklikten 360 derece izlediler. Times Square’de ilginç sokak gösterilerini izlediler.

Amerika’daki son günümüzde öğrencilerimiz, Jersey Gardens Alışveriş Merkezi’nde alışveriş yaptılar. Alışveriş sonrasında aynı gün İstanbul’a döndüler.